17 Kasım 2012 Cumartesi

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (4.parça-İslâm'da Cihad)

İslâm'da cihad mevzusu genel olarak çok doğru bilmediğimiz ve dolayısıyla yanlış algılara sahip olduğumuz bir konu. Bu yanlış algılar yüzünden dünya genelinde müslümanların "terörist" olarak görülmesi gerçeğine tanık oluyoruz ne yazık ki. Oysa ki doğru anlaşıldığında ne kadar güzel bir sistematiğe sahip olduğu gerçeği çıkıyor karşımıza. Gelin, bu eserin devamında bu konunun nasıl ele alındığına bakalım:
"Bu dinin izlediği yöntemin temeli gerçekçiliğe(realiteye), insanı ilgilendiren olgulara dayanır.
İslâm öylesine ideal bir harekettir ki, fertlerin vicdanlarını ve yüreklerini egemenliği altına almak için kesinlikle zor kullanma yöntemine başvurmaz. Ancak maddi güce dayalı, kendi karşıtı otoriter ve totaliter teşekküllerin karşısına çıkarken de sadece açıklama yolu ile tebliğ etmekle yetinmez.
İnsanların kendi inanç biçimlerini seçmelerine engel olan totaliter ve otoriter sistemleri ya tamamen izale eder ya da iktidar koltuğundan uzaklaştırır. Yani insanlar İslâm âkidesini kendi özgür istemleri ile kabul veya red edebilmeleri için, onlarla bu âkide sistemi arasına giren engelleri tamamen izale edip âkide ile insanların arası serbest kalıncaya dek onlara baskı uygular."
Burada şunu açıkça görüyoruz; dayatılan bir din anlayışı yok İslâm'da. Ret edip etmemek tamamen bireysel bir karar olarak anlaşılıyor ki dolayısıyla sadece ret etmekle kalan insana herhangi bir baskı ya da şiddet kesinlikle yapılmıyor. Lakin aleyhte propaganda yapan, İslâm'ın gelişmesini engellemeyi ve hatta İslâm'ı yok etmeyi hedefleyen zihniyete karşı harekete geçilmesi emrediliyor.
"İslâm, yeryüzünde, insanın kendisi gibi bir başkasına veya bir türlü kula kulluk olan kendi nefsî isteklerine kullluk zilletinden kurtarıp onu mutlak özgürlüğüne kavuşturan ve bunu da tüm âleme haykıran evrensel bir dindir. İslâm bu duyurusunu, âlemlerin İlahı ve Rabb'i olma hakkının sadece Allah'a ait olduğunu haykırarak gerçekleştirir.
Âlemlerin Rabb'inin sadece Allah olduğunu haykırmanın anlamı; onun, insanî temele dayalı her yapı, biçim, düzen, tutum ve davranış konusunda insan egemenliğine karşı gerçekleştirilen evrensel bir devrim; biçimi ne olursa olsun yeryüzünün her köşesinde beşerî rejimlere ve düzenlere, yöntemlere karşı kâmil bir başkaldırıdır. Diğer bir ifade ile yönetim konusunda ulûhiyete ait yetkiyi şu veya bu şekilde insana dayandıran, bütün işlerin sevk ve idaresini insana özgü bir iş kılan, iktidarın kaynağı olarak yalnız insanı kabul eden, insanı adeta tanrılaştırıp Allah'tan başka bir bölümünün diğerini rab edindiği tüm beşerî düzenlere karşı başkaldırı..." 
Bu noktada fark etmemiz gereken; İslâm'ın asıl karşı durduğu şeyin insanın insana kulluk etmesi, yani insanı tanrılaştırmaya yönelik düşünce sistemleri olduğu. İslâm'da aslında temel tek bir kural var önceki yazılarımızda da bahsettiğimiz gibi: Tek olan Allah'a iman ve itaat etmek. Çünkü yaratılmış olan insanın karakter yapısına uyacak tek sistem budur. Bunu çeşitli alıntılarla izah etmiştik. Devam edecek olursak:
"Kendi âkide sistemini insanlara zorla kabul ettirmek, kesinlikle İslâm'ın amacı ve yöntemi değildir. Çünkü İslâm salt inanç değildir. İslâm daha önce de değindiğimiz gibi insanı, kula kulluk zilletinden kurtaran evrensel bir bildiridir. Öncelikle insanın insana kulluk etmesi, insanın insana egemen olması temeline dayalı rejimleri ortadan kaldırmayı amaçlar. Ardından, üzerlerindeki politik baskıları kaldırdıktan, katıksız seçme özgürlüğünü kullanmak isteyen fertleri, sözü edilen aydınlatıcı ve kurtarıcı mesajı, ruhlarına ve akıllarına sunulduktan sonra, kendi âkidesini seçmek noktasında, onları özgür bırakır. Ancak bu özgür bırakma tecrübesinin anlamı, fertlerin kendi dizginlenemeyen arzularını(hevalarını) tanrı edinmeleri veya kendi istekleri ile kula kulluk etmeleri, bir kısmı diğer bir kısmını, Allah'tan başka rabler edinmeleri demek değildir." 
Yazarın daha önce de bahsettiği gibi, İslâm sadece soyut bir inanıştan ibaret olan bir din değildir. Bundan ziyade İslâm, müslümanlık inancını yaşama biçimidir ve bu şekilde algılamak gerekir. Din hayatın köşesinde duran, sadece çok gerektiğinde başvurulması gereken bir inanç değildir, İslâm hayatın her kısmındadır; İslâmî yaşayış hayatın tümüne bir bakış açısıdır. Dolayısıyla davası da evrenselliği nispetinde kapsamlı olacaktır.
"Yeryüzünün tamamında yaşayan tüm insanlığı kurtarma gibi son derece büyük bir iddia ile yola çıkıp daha sonra, sözünü ettiğimiz bir sürü engelle karşılaşınca sadece sözlü mesaj ulaştırma ve sözle cihad edeceğim ve böylelikle amaçladığım o büyük hedefime ulaşacağım demek düpedüz ahmaklık ya da başka bir ifade ile saçmalıktır. Zİra sözle mesaj ulaştırma ve lisanen tebliğ, ancak İslâmî âkide ile fertler arasındaki mânâların tamamen ortadan kaldırılıp, insanlar kendi özgür iradeleri ile o âkide ile başbaşa kalabildiği, söz konusu mânâların etkilerinden tamamen kurtuldukları zaman ve mekânlarda mümkündür. İşte ancak böyle bir ortamda "Dinde zorlama yoktur" ilkesi geçerli olur. Fakat söz konusu engellerin bulunması halinde, öncelikle bunların güç kullanma yöntemi ile ortadan kaldırılması gereklidir. Ki insan, bu prangalardan kurtulup kalbi ve kafasıyla, uygun bir ortamda, sunulan mesaja muhatab olabilsin."
Bu bölüme burada ara verelim. Ziyadesiyle önemli bir kavram yapısına sahip olduğu için konuyu naçizane yorumlarımla çok fazla bölmemeye gayret ettim. Faydalı olması ümidiyle. Selametle.

23 Ekim 2012 Salı

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (3. parça)

Önceki yazılarda kitabın giriş kısmından bahsetmiştik. Kitabın ilerleyen kısımlarında yazar, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de insanlara nasıl seslendiğinden, yani Kur'ânî yöntemin yapısal özelliğinden bahsediyor:
"Kur'ân'ın Mekke'de inen bölümü Allah Elçisi'ne onüç yıl boyunca tek meseleden söz etti. Sunuş biçimi tekrarlanmadan, kesinlikle değişmeyen tek bir meseleden...
 Kur'ân'ın Mekke'de inen onüç yıllık bu bölümünde, bu yeni dinde en temel, en büyük mesele olarak birincil meselenin çözümü ile işe başlıyordu: Âkide meselesi... Âkide meselesinin başlıca kurallarını "ulûhiyet-ubûdiyet" (tanrısallık-kulluk) ve bunların arasındaki ilişki oluşturuyordu.
Zira âkide meselesi "insan"ın hiçbir zaman değişime uğramayan temel sorunudur. Çünkü âkide bu oluş içerisinde onun varoluşsal bir sorunudur; buradan sonra sonunun nereye varacağı sorunudur. Bu oluş ortamında eşya ve diğer canlılarla ilişkisini belirlemenin sorunudur. Sorun insanın, bu kâinatın ve bütün canlılar âleminin yaratıcı ile ilişkisi sorunudur. Bu sorun bütün zaman ve mekânlarda değişmeyen bir sorundur. Çünkü âkide meselesi varlık ve insanlık meselesidir.
Allah bu meselenin gereği gibi açıklandığına, insanoğulları arasından seçip çıkardığı seçkin insanların yüreğinde sarsılmaz bir biçimde yerleştiğine kesin kanaat getirinceye dek, Kur'ân Mekke'de inen bölümünde bu temel meseleden çıkıp hayatın detayına ilişkin konuların üzerine bina edileceği ilkeler manzumesinin düzenlenmesine geçmedi. Çünkü Allah bu dini bu temel meselenin üzerine kurmayı, bu dini temsil edecek gerçek nizamı ona göre kurmayı planlamıştı." 
Yazarın burada bahsettiği; Allah bu dini elçisine gönderdiğinde, kuralların hepsini bir anda gönderip, insanları bu kurallara ve emirlere uymaya zorlamak yerine en başta Rabb-kul-kulluk boyutlarını insanlara iyice izah etmiş ki inançları tam anlamıyla oluşsun. Bu o kadar hayatî bir mevzu ki onüç yıl aynı konu anlatılmış. Peki neden bu konu bu kadar önemli?
Naçizane fikrimi beyan edeyim: İnsan, kulluk bilincini oturtmadığı takdirde istediği şekilde yaşasın, hiçbir zaman mutlu olamıyor, huzura eremiyor. Çünkü insanın ait olduğu yer, hamurunun yoğurulduğu yer kulluk dairesi. Bu daireye tam olarak oturamadıysa; tamamen dairenin dışındaysa ya da kısmen içindeyse bile arzu ettiği huzuru bulamıyor. 
Özellikle çağımızda inanılmaz bir kulluktan sapış söz konusu. Çünkü modernizm, dini hayatımızın en köşesine atıyor, hatta kapı dışarı ediyor insandaki inanç ihtiyacını. İnsanı adeta kendisinin tanrısı yapıyor yeni dünya. Egosu göklere çıkmış, benlik damarı kat kat kabarmış insan ise Rabb'e kulluk etme fiilini kabullenemiyor; benliğini küçültecek bu vazifeden her şekilde kaçmaya çalışıyor. İçindeki kulluk etme, Rabbine dayanma ihtiyacını da başka şeylerde bulmaya çalışıyor. Başına gelen her olayın temeline egosunu koyuyor insan, kendi üzerinden şekillendiriyor bütün nedenleri; sonucunu beğendiği ya da beğenmediği her olayın sebebini sadece kendi iradesinde arıyor. Olaylara hükmetmeye kendi benliği elbette ki yetmediğinden, depresyonlara giriyor. Uzun tedavi süreçleri, hayatında gittiği değişikliklerin hiçbiri ona aradığı huzuru veremiyor.
Peki günümüzdeki müslümanlar, yani biz ne haldeyiz? Ne yazık ki pek çoğumuzun inandığımızı iddia etmemize rağmen kulluk bilincini tam olarak oturtmuş olduğumuzu sanmıyorum. Pek çok güzel amel işliyoruz; belki namaz kılıyoruz, Kur'ân okuyoruz, oruç tutuyoruz, vs. Farketmemiz gereken ise; acaba bu amelleri kalplerimiz mi işliyor, yoksa sadece dudaklarımız mı? Kalben yaşıyorsak kulluğumuzu, neden hâlâ her olayda Allah'a sığınmayı, Ondan anında yardım istemeyi başaramıyoruz? Kendimize neden bu kadar çok güveniyoruz? Neden bu kadar büyükleniyoruz? Kendi egomuz işleri daha iyi mi ayarlıyor? Neden kontrolü elimizde bu kadar çok tutmaya çalışıyoruz?
Hayata bakış açımızı, sokaktaki inanmayan insanınkinden ayırdığımızda; gerçekten her şeyde Yaradan'ımızın rızasını gözetmeye başladığımızda kalplerimiz de selamete erecektir Allah'ın izniyle. O zaman gerçekten özgür insanlar olacağız.
Selametle.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (2. parça)

Kitabın giriş bölümüne önceki yazımızda başlamıştık. Yine giriş bölümüyle devam edelim.
"...İslâm ümmeti uzun zamandır varlığını yitirmiştir. Onun alanı boş bırakması ile, insanlığın yönetimini yıllarca başka düşünceler, başka milletler, başka dünya görüşleri, başka tutum ve davranışlar üstlenmişlerdir. 
Bu dönemde Avrupa dehası kültürel, bilimsel, örgütsel ve endüstriyel üretim alanlarında büyük başarılar gerçekleştirdi. Bu, insanlığın zirvesinde bulunduğu büyük bir birikimdir. İnsanlık şu aşamada ne bu büyük birikimden ne de onun temsilcisi olan Batı'dan kolay kolay vazgeçemez."
Yazarın burada belirttiği husus, kitabın yazıldığı dönemde, yani 50 seneden fazla bir zaman öncesindeki dünyanın düzeninde olduğu gibi bugün de hâlâ geçerli ne yazık ki. Batının yüzyıllardır kaydettiği maddî ilerlemeler bizim dünyamızın çok ötesinde oldu hep. Bu makus talihi yenmek bir anda olabilecek bir iş değil elbet; uzun bir zamanda, yoğun bir çabayla, pek çok alanda yakalanabilir ancak. Bunu başarana dek başka bir yöne asıl olarak eğilmemiz gerektiğinden bahsediyor yazar:
"Şu aşamada ümmet, insanlığa sunabileceği, önünde boyun eğdirebileceği, maddî alanda olağanüstü bir başarıya sahip değildir; zaten şimdilik kendisinden istenen de bu değil... Çünkü Avrupa düşüncesi onu fersah fersah geri bırakmış bu alanda. En az birkaç yüzyıl daha ondan Avrupa'ya karşı olağanüstü maddî bir başarı beklenemez." 
"Bu bağlamda insanlığın yönetimine talib olabilmek için maddî gelişme alanı dışında başka bir "ehliyet"e sahip olmak gerekir. Bir "ehliyet", maddî gelişmeye cevap verebileceği gibi, "fıtrat"ın gereksinimlerine de cevap verebilen başka bir "dünya görüşü"nün öncülüğünde, insanlığa olağanüstü maddî üretim ve kazanımları koruma olanağını sunan "âkide" ve "metod"dan başka birşey değildir."  
Burada bahsedilen "âkide" ve "metod" kavramları, kitabın ilerleyen kısımlarında detaylı bir şekilde açıklanıyor. O yüzden buraya bir es koyalım. 
Daha sonra yazar günümüzün "cahiliye"sinden şu şekilde bahsediyor:
"Günümüz dünyası yaşamı düzenleyen dinamikler ve sistemlerin dayandığı kaynak açısından tam bir "cahiliyye"yi yaşıyor. Böylesine olağanüstü maddî kolaylıkların kötülüğünden hiçbir şeyi eksiltmediği "cahiliyye"... İşte olağanüstü maddî gelişmenin gerçek yüzü bu.
Söz konusu "cahiliyye" anlayışı, otoritesini, insanlığa dayandırır; insanlığın bir kısmını diğer kısmının tanrısı yapar. Fakat günümüz cahiliyyesi, ilk dönem "cahiliyye" anlayışının kullandığı ilkel yöntemlerle bunu yapmaz, Allah'ın hayat için koyduğu ilâhi yöntemi bir köşeye atarak, Allah'ın onayı olmayan alanlarda, değerlerde, yaşama düzeni ve yasalarda, tutum ve davranışlarda kendine özgü bir "dünya görüşü" koyma hakkına sahip olma iddiası şeklinde yapar. Allah'ın kullarına yöneltilen düşmanca saldırı, işte Allah'ın otoritesine böylesi bir saldırıdan doğuyor. Sosyalist düzenlerde insanların topluca ihanete uğraması, kapitalist düzenlerde bireyin ve toplumun sömürge ve sermayenin baskısı altında kalarak zulüm görmesi, Allah'ın otoritesine saldırının ve Allah'ın insana bağışladığı kutsallığı yadırgamanın ortaya çıkardığı sonuçtan başka birşey değildir."
Eski uygarlıklardaki cehalet devirlerinde insanlar bir takım putlara tapmışlar, ya da bazı insanlar bazılarına üstünlük taslamış ve dolayısıyla insan insana tapmış bir nevi. Fakat günümüzde bu mantalite, şartlara bağlı olarak etkisini kaybetmesiyle yerini, tapınılacak şeyin insandan ya da cisimden ziyade bir hayat tarzına dönüşmesine bırakmış. İnsanlar "medeniyet" adı altında bir takım iyi paketlenmiş hayat tarzına tapınıyor artık, ve bu hayat tarzına ulaşmak için dini yok saymayı göze alıyor rahatlıkla. Çünkü din bu hayat tarzının çok dışına; çerçevenin en köşesindeki yüzdebirlik bir piksele hapsedilmiş. Tıpkı sadece misafir geldiğinde dolaptan çıkarılan, günlük kullanımda yeri olmayan bir masa örtüsü gibi görülüyor dinî kuramlar bu modern görüşte. Gündelik hayatını moderniteye göre kurup, dini yalnızca çocuğuna sınavdan önce okunmuş pirinç yedirmekte kullanan bir zihniyet var artık. Bu yozlaşma elbette ki psikolojisi bitik bireyler yetiştiriyor, toplumun antidepresanlara olan aşırı eğilimini başka bir nedene bağlamak anlamsız. 
Teslimiyetçi bakış açısı tamamen devreden çıkmış, hatta çıkarılmış modernizmle; insan kendisinin tanrısı ilan edilmiş. Her şeyi elinde tutabileceğini zanneden bir insan psikolojisi düşünün ki sağlam kalmış olsun. İnsan ki iki dakika sonra kendisine çarpacak olan arabadan bütünüyle habersiz olabilen bir varlık, elbette ki en büyük olmadığını idrak edebilmeli. Bu idrak ile de kendini özüne teslim edebilmeli. Ancak bu şekilde mental açıdan sağlıklı insanlar yetişebilir.
Çok gevezelik ettim, af buyurun. Şimdilik burada bırakalım, en kısa zamanda devam edebilmek duasıyla. Selametle.

19 Eylül 2012 Çarşamba

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (1. parça)

Seyyid Kutub, 1906-1966 yılları arasında yaşamış olan Mısırlı yazar, müfessir ve düşünce adamıdır. Ömrünü İslami düşünceye adamış bu büyük âlim, kapitalizm ve komünizm gibi akımlara karşı durmuş, gerçek sosyal adaletin İslam'da olduğunu vurgulamak adına çeşitli eserler kaleme almıştır. 1966'da Mısır'da var olan devlet düzenine karşı çıktığı için idam edilmiştir. Mahkeme heyeti onu idama mahkûm ettiğinde şunları söylemiştir:
"Eğer Allah kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk'ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah'a şükürler olsun ki on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah'ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır."
Kutub'un en önemli eserlerinden biri de Yoldaki İşaretler'dir. Bu eserde yazar olması gereken dünya düzeninin İslam üzerine kurulması gerektiğini ve bu yolda nelere dikkat etmek gerektiği hususlarını masaya yatırmış. Genç nesil için kılavuz niteliğinde bir eser Yoldaki İşaretler.
Kitabın giriş bölümünde yazar günümüzde aktif durumda olan sosyal düzenlerden ve bunların çeşitli yönlerinden bahsediyor:
"Batı dünyası, tüm insanlığı kuşatan cihanşümul bir hayat nizamı kurmak şöyle dursun, kendi varoluş gayesini kendisi bile kanıtlayamamaktadır. Nitekim "demokrasi efsanesi"nin iflasıyla yüzyüze gelmesi, toplumculuk (sosyalizm) adı altında, Doğu dünyasına özgü olan rejim biçimini ödünç almak zorunda bıraktı onu..."
 Yazar Marksist düşünce hakkında şunları ifade ediyor:
"Zira ortaya atıldığı ilk dönemlerde, insanî bir takım ideolojik ögeler taşıyan Marksist düşünce, hem Doğu hem de Batı dünyasından büyük kitleleri çekmeyi başardı. Ancak daha sonraki dönemlerde, Marksist düşüncenin temel ilkelerinde başgösteren bozulma, onu temel ilkelerden uzaklaşmış, totaliter bir devlet düzeni şekline dönüştürdü."
Bütün bu akımların artık miadını doldurduğunu, insanlık adına verebileceği hiç bir şey kalmadığını şu sözlerle izah ediyor yazar:
"Bu tür beşerî düzenlerin hemen hepsi, insanın fıtratına aykırıdır."
"İnsanlık için "yeni bir dünya düzeni" artık zorunlu... Çünkü Batılı adamın tüm insanlığı yönetmesi son bulmak üzere. Bu, Batı uygarlığının iktisadî ve askerî açıdan güçsüz duruma düşmesinden dolayı ortaya çıkan bir sonuç değil, aksine Batılı adamın insanlığı yönetmesine imkân veren "değerler düzeni"ne sahip olmamasından kaynaklanmıştır."
"16. yüzyıldan itibaren başlayıp 18. ve 19. yüzyıllarda zirveye ulaşan deneysel bilimlerdeki uyanış, artık dönemini tamamlamış, ulaşması gereken yeni bir aşama kalmamıştır.
Yine bu dönemde, yani 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan, "bölgecilik", "ulusalcılık" gibi bölgesel temellere dayalı toplumsal çıkışlar da fonksiyonunu tamamlamıştır; onların da insanlığa sunacağı yeni bir şeyleri yok. Son tahlilde bireyci ve toplumcu düzenler de iflâs bayrağını çekti." 
Bütün bu kangreni kökünden söküp atacak İslam temelli yeni bir dünya düzeni oluşturulmasının artık şart olduğunu belirtiyor:
"En zor anların yaşandığı bir dönemde, insanlığa yeni bir dünya düzeni sunmak için sahneye çıkma sırası artık İslâm'a gelmiştir; bu dönem artık "ümmet" dönemidir. İlk insanın yaratıldığı günden itibaren, Allah'ın yeryüzünde halifesi olmak üzere sözleştiği günden beri, yeryüzünde gerçekleştirilen insanî yaratıların hiçbirisini yadırgamayan, aksine özel şartlar altında bir tür Allah'a ibadet kabul eden ve insanın varoluş amacını gerçekleştirmek için bir vesile telâkki eden İslâm'ın dönemi..."
Elbette bu düzenin öyle kolayca ve üstünkörü kurulamayacağını, teorikte bildiklerimizi pratiğe, yani sosyal hayata taşımadan bunun yapılabilirliğinin olmadığını ifade ediyor:
"Dönem, İslâm dönemi, ancak bir ümmet, bir toplum içinde biçimlenmedikçe işlevini yerine getiremez İslâm. Çünkü insanlık özellikle zamanımızda gerçek yaşamda izlerini görmedikçe soyut bir âkideden bahseden sözleri dinlemez."
Dünyanın nasıl İslam'dan uzaklaştığını, günümüz müslümanlarının bile İslam bilincine sahip olmadığını belirtiyor yazar: 
"İslâm'ın bir kez daha insanlığa "yeni bir dünya düzeni" sunma konusundaki yüce işlevini yerine getirebilmesi için bu ümmete yeniden varlığını kazandırmak gerekir. İslâm'la ve İslâmî metodla yakından uzaktan alakası olmayan, fosil haline gelmiş nesiller, düşünceler, tutum ve davranışlar, düzenler... tarafından yok edilen bu ümmet kavramının, yeniden diriltilmesi mecbûrîdir. İslâm dünyası adı altında bu ümmetin var olduğu sanılsa bile, bu diriliş zorunludur."
İlk kısmı burada keselim. Devamında en kısa zamanda buluşmak duasıyla. Selametle.  

6 Eylül 2012 Perşembe

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (4.parça)

Yazar eserin devamında Müslüman insanın dünyadan elini eteğini çekmemesi gerektiğini, aksine dünyayı en güzel şekilde kullanmasının onun görevi olduğunu belirtiyor:
"Diriliş Toplumunda insan dünyaya sırtını çevirmez. Tam tersine, Dünya, onun eli altında binbir açıdan optimal verime kavuşan bir tarla olur. O, dünyayı dünya olarak ele almakla da yetinmez. Dünya da bir misyon sahibidir. Ancak bu misyonuna ve misyonun kıvamına, Allahın Halifesi insanın elinde hamur gibi yoğrularak kavuşur. Eşya ve tabiat, insan emeğiyle, transandantal anlamına kavuşur. Bu yüzdendir ki, öbür dinlerin rahiplik anlayışına yer yoktur islâmda."
İşte tam da bu yüzden gerçek bir müslümanın tembellik gibi bir mazereti olmaması gerekiyor. Ne yazık ki günümüzde başta şahsım olmak üzere pek çok kişide olan bir hastalık bu atalet hastalığı. Her şeyin kolayına kaçmak, "Ben yapamam zaten" demek en sık başvurduğumuz bahanelerden biri oluyor. Oysa ki bu tavır egomuzun bir oyunu sadece. Çünkü bir şeyleri başarıp başaramayacağımızı, bunun nasip olup olmayacağını yalnızca Allah bilir. O isterse her şeyi yapabilme, başarabilme ihtimaline sahibizdir zaten. Dolayısıyla Allah'ın nasibine bağladığımız bir özgüven anlayışıdır bize tek lazım olan. Buna sahip olduğumuz an, pek çok iç buhranımız da yok olup gidecektir zaten.
"Verim, sadece maddî değil, ondan kopmaz bir şekilde mânevîdir de. Fabrika, işyeri, dükkân, mescidin bir uzantısıdır müslüman için. Kapitalizmin patronluk ruhu, onun için Allah'a ortak koşmanın bir marjıdır. İslâm ruhunda ise, iş sahibi de işçisi gibi bir işçidir. Kârı sınırlı olacaktır. Kazancını israf edemez, istediği gibi tüketemez. Kazancı, mülkü, sermayesi, ona Allah'ın bir emanetidir. O, emanete ihanet etmez. Devletin veya Toplumun yetkili kurumlarının çizdiği genel ve dinamik ekonomi tablo ve perspektifinde, yararlı yerini alacaktır. Toplumun bütün kişileri gibi, ekonominin genel ilerleyiş rotasını izleyecek, temposuna uyacak, gidişine ayak uyduracaktır. Kendi çıkarını, Toplumun ve öbür kişilerin çıkarında görecektir. Toplumun genel çıkarını baltalayıcı davranışlardan kaçınacaktır. "Her şey Allah içindir" fikrinden bir an için ayrılmamaya çalışacaktır."
 Ekonomideki bu düzen bize mükemmel bir sosyo-ekonomik denge getirmiş aslında. İş sahibinin çalışanına emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan vermesi gerektiği, yine iş sahibinin kazancının zekatını vermek durumunda olması zenginlerin egolarının önüne ne kadar uygun bir set olarak düşünülmüş. Günümüzde ne acıdır ki bu hukuğa dikkat etmeyen iş adamları şişkin egolarıyla âdeta arz-ı endam ediyorlar, deyim yerindeyse tanrılaştırıyorlar kendilerini. Böylece kendilerinden statü olarak düşük gördükleri insanlara karşı inanılmaz zalim, merhametsiz canavarlara dönüşüyorlar.
Yazar, iş dünyasında kadının yeri hakkında da çok yerinde bir tespit yapmış:
"Kadın ve işdüzeni, kadının özelliğini ve iç özgürlüğünü yok etmeyecek biçimde yeniden düzenlenecek, bugün görülen, kadının özgürlüğü adı altında, yedek bir erkek türüne dönüştürülerek yozlaştırmaya gidiş önlenecektir."
 Bu kısım çok önemli ve hayatî. Çünkü çağımızda kadına özgürlük adına yapmacık sınırlar, şablonlar çizilmiş durumda. Kadın ve erkek cinsleri fıtrî özellikler açısından tamamen farklı olarak yaratılmışlardır. İki cinsin ilgi duyduğu alanlar, yapmayı seçtikleri işler, başarmaya eğilimli olduğu alanlar esasında farklılık gösterir. Lakin bu temel farklılıklar günümüzde tamamen çarpıtılmış, insanlar işin özünü yanlış anlamaya zorlanmıştır. Kadınlar  bu durumu bir tür haksızlık olarak görmeye başlamış ve bunun sonucunda hiç de yapılarına müsait olmayan şartlarda çalışmaya sırf erkeklerle eşit olmak adına yönelmişlerdir. Aynı zamanda da evde de etkin olmaya çalışan kadın, ev ve dışarısı arasında âdeta sıkışmıştır. Oysa ki erkeklerle kadınların aynı şartlara zorlanması cinsiyet eşitliğiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir durum olarak karşımıza çıkıyor yapısal farklılıklar nedeniyle. Bunun yerine kadın da erkek de hem iş hem evde üstüne düşeni yapsa bütün bu karışıklıklar, bunun sonucu olarak doğan psikolojik ve sosyolojik sorunlar ortadan kalkmış olur.
Kitabın son kısmında yazar biraz daha özet mahiyetinde bahsetmiş bazı şeylerden, bu yüzden altını çizdiğim kısımlar hakkında yorum yapmadan bunları seri ve kısa şekilde yazmam daha doğru olur galiba:
"Merhamet kıyıda köşede kalırsa, elbet, istismar olunabilir. Ama, ortalığı kaplar, siteye ve meydanlara hâkim olursa, istismar edilebilme sınırını aşmış demektir."
"Öğünme veya öğülme, gösteriş, kınama veya kınanma gibi duygu aşırılıklarına mümkün olduğu ölçüde hayat hakkı tanınmayacaktır Diriliş Toplumunda."
 "Düşünmeyi buyuran Kur'ân'dır. Tarihten tabiata, soyuttan somuta gözlemleyiş, inceleme, araştırma, düşünme, öğrenme Allah buyruğudur. Her kişi, gücünün yettiğince bilim yolunda ilerlemek borcundadır. İnancın kalesidir bilim ve düşünce dünyası. İslâm bilinci, bilimle kökleşir."
"Durmadan birleşme, durmadan yaklaşma, durmadan kaynaşma. Bir birlik için coğrafî durum çok müsaittir. İslâm ülkeleri birbirine bitişik, birbirine yapışık durumdadır." 
Yazar kitabın sonuç kısmında Diriliş Hareketininin başlangıcını, oluşumunu ve gelişimini şöyle ifade ediyor:
"İslâm'ın Diriliş Hareketi, düşüş noktasından başlamıştır. İlk hareket, düşüşü durdurma veya hemen tekrar ayağa kalkma amacını güder. Ama bu, başarıya ulaşamamıştır. Çünkü düşüş, derin kökenliydi. Onun için, doğruluş da, çok derin kökenli bir hareket istiyordu. 
 Düşüş mukadder olduktan sonra, ilkin, batı etkili akademik hareketlere tanık oluyoruz.
 Bu ilk hareket, elle tutulan bir sonuç vermeyince, İslâm dünyasının en ıstıraplı bölgesinden yeni bir ses yükselir. İslâm yeniden ruhlarda uyandırılacaktır. Bu, İslâmın inanç dirilişi hareketidir. Metafizik diriliş mektebi de diyebiliriz bu harekete.
 Daha sonra, çağdaş müslüman psikolojisinin doğurulması karakterini taşıyan bir hareket doğmuştur. Psikolojik diriliş okulu yani."
Son olarak da bazı tavsiyelerde bulunuyor yazar Diriliş Nesline:
 "Medeniyet rönesansını (yeniden doğuşunu) yapacaksın ondan.
Kelimeci, lâfızcı olmayacaksın. Kelime ve lâfzın hakkını da vererek özcü ve ruhçu olacaksın.
Statik inançlı ve eylemli olmayacaksın. Dinamik olacaksın. Namazın da meşale olacak, orucun da. Zekâtın, haccın da dinamik olacak. İslâm entelijansiyasını kuracaksın. İslâm sana, et, kemik, diri gibi, hatta, ciğer, ilik, kalb, beyin olacak, hatta zekâ, zihin ve ruh olacaktır.
Dünyaya, eşyaya yeniden anlamını getireceksin. O zaman Allah da sana, senin kendi öz anlamını bağışlayacaktır. Hiç kuşkun olmasın." 
Kitabımız burada son buluyor. İnşallah hakkıyla bahsedebilmişimdir eserden ve onu hakkıyla tanıtabilmişimdir sizlere. Lisanda kusur ettiysem hakkınızı helal edin. En yakın zamanda yeni bir eserde buluşmak duasıyla. Selametle.
 
 
 

2 Eylül 2012 Pazar

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (3.parça)

Eserin devam eden kısımlarında idealize ettiği Diriliş Sitesinden bahsetmeye devam ediyor yazar. Sitenin dış kültürleri taklit etmemesi gerektiğini, lakin bu kültürleri takip etmesi gerektiğini şöyle izah ediyor:
"Site dış'ı taklide kapalı, fakat incelemeye ve gerektiğinde ondan yararlanmaya açıktır. Ve hele dış'ı sürekli olarak gözleme, Sitenin en unutulmayacak özelliklerindendir."
Burada üzerinde durulan "taklitten uzak kalarak dış dünyayı takip etmek"ten kasıt; dış dünyada ne olup bittiğini takip ederek bunlardan gerekli fikirler çıkarıp kendi düzeninde belirli bir uygulamaya gitme fikri. Bu elbette ki çok önemli bir yöntem. Bildiğimiz gibi Osmanlı'nın son döneminde bu yöntem çok yanlış bir şekilde kullanılmış; Batı sadece taklit edilmek için takip edilmiştir ve bununla beraber hiç iyi olmayan kültürel ve siyasi sonuçlar ortaya çıkmıştır.
"Sitenin savaştığı bir konu da kalitesizliktir. Kişiler arasında üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarış, erdem ilkesi olarak benimsenecektir."
Bu cümlelerle Karakoç aslında günümüzün çok önemli bir hastalığından bahsetmiş: Tüketim yarışı. Eskiden müslüman kesime çok da ait olmayan bu çılgınlık, artık müslüman kesimin refah düzeyinin artmasıyla  damarlarımızda geziniyor. Mantar gibi artan tesettür modacıları, ev tasarımcıları, lüks iftar davetleri, çöpe giden yemekler, vs... Eşyaları satın almak, kullanmak, belli yiyecekleri yemek elbette ki helaldir, fakat bunda da ölçü israfa kaçıp kaçmadığımız olmalı. Her parayla satın aldığımız eşyada ya da yediğimiz yemekte durup düşünmek durumundayız bu hassasiyetle.
"Bir marj dahilinde, âdeta, tüketimde eşitlik olacaktır kişiler arasında bu toplumda. Zengin, fakirden çok farklı bir yaşayış sürdüremeyecektir. Kapitalizmin yıkıcılığından uzak olmalıdır Diriliş insanı, toplumu ve sitesi. Aynı şekilde, komünizmden de. Devletin veya partinin kölesi, mahkûmu veya oyuncağı olmamalıdır kişiler ve aileler. Aile veya kişilerin elinde gereğinde devlete karşı kendi çaplarında da olsa direnip boykot yapabilecekleri bir ekonomik güç bulunabilmelidir. Komünizm bu gücü yok etmekte, âdeta devletin veya onu arkadan veya açıktan yöneten partinin yanılmazlığı ilkesini koymaktadır temele. Bu bir aldanış veya aldatıştır. Giderek, kişi, devlet veya partinin elinde köle-işçi haline gelir. Devlet kapitalizmi, komünizmde de, faşizmde de, kişiyi bir istatistik öğesi gibi alır. Burjuvazinin ekonomik sistemi ve örgüsü olan kapitalizmde de tekel halindeki büyük kuruluşlar, öbür sistemlerde devletin yaptığını insana reva görürler. Bütün bu sistemlerde insan, sonuç olarak köleleşir."
"Kapitalizm ve komünizm, materyalist bir amaç gütmekte birleşirler ve her ikisi de ruhî, mânevî ve metafizik bir ideanın izleyicisi olan islâm medeniyetine aynı şekilde düşmandırlar." 
Bu paragraflarda da yazar, iki büyük akımı birey ve toplum açısından incelemiş. Kapitalizmde belli büyük kuruluşların, komünizmde de devletin kölesi olunacağından bahsediyor yazar. Diriliş Sitesinde ise bunların ikisine de mahal vermeyecek ufak çaplı ekonomik güçler olması gerektiğini vurguluyor toplumun elinde.
Yazar daha sonra olması gereken siyasi yapıdan bahsediyor:
 "Halk yönetimi esas olacaktır; ama, demokrasi putlaştırılmayacaktır. Politika için politika, ya da muhalefet esnaflığı, mikrop saçan tembellik, hile yuvaları olan partizan oluşuma yer verilmeyecektir. Gerçek ve hür seçim, oy kullanma, bölüm bölüm hakikatı arama ve gerçekleştirme düzeni olarak düşünülecektir siyasî sistem. Bürokratlarla demagogların dolaylı yöntemleri veya boğuşma sahneleri için bir ortam olmamalıdır oy-seçim düzeni."
Günümüz siyasetindeki korkunç menfaat savaşlarının âdeta tam karşısında duran bir düzenden bahsediyor yazar. Çağımızda demokrasi kavramı putlaştırılıyor, yazarın tabir ettiği gibi. Ve tabiki bunu bir maske gibi kullanıyor siyasetçiler, demokrasi övücü söylemlerle vatandaşın kanını emiyorlar. Bunu külliyen engelleyecek bir sistem bir ütopya tasviri gibi geliyor şu an açıkçası bana, fakat sistem en baştan kurulmaya başlanırsa, iman temelleri üzerinde hakikatli bir şekilde yükselirse neden olmasın.
"Benim inandığım devlet, her şeyden önce bir ülkü-ideal, bir idea devletidir. İslâm ideası veya ideali devleti. İnsan ve toplumu islâm ruhuyla diri tutuş ülküsü ve bu ülkü etrafındaki kuruluş ve teşkilâtlanış bu düzeni ayakta tutucu yaptırımlar(müeyyideler) bütünüdür." 
Yazarın burada belirttiği nokta; bu devletin temel noktası herhangi bir ırka, ya da başka bir sosyo-ekonomik akıma değil, islâma uygunluğu olması gerektiğidir. Odağımız bu noktaya koyulmalıdır.
"İdealizmin devletiyle bağdaşan demokrasi türü ancak sürekli olarak islâm idealini yaşayan ve yaşatmak için hayatlarını bile her an ortaya koymaya hazır bir topluluğun varlığıyla mümkündür. Böyle bir topluluk, ilim, sanat, inanç, ahlâk, düşünce ve politika bakımından idealin toplumda sürekli olarak yaşaması için gerekli hareketlere girişecektir. Devletin temel taşı bu topluluktur. Böylelikledir ki, toplum, kişilerin arzu ve ihtiraslarının, ya da tersine devlet, kitle duygularının esiri ve mahkûmu olmayacaktır."
Burada devletin içinde bulunması gereken dinî hassasiyet noktasında ve entellektüel mânâda üstlerde olan bir topluluktan bahsediyor yazar. Böyle bir topluluğun yanlış bir noktada toplanmayacağını, böylelikle bu topluluğun toplumun bir nevi soyut bir kontrol mekanizması olacaklarını belirtiyor. Bu kontrol mekanizmasıyla toplumda kişilerin egosundan kaynaklanan çeşitli sorunların ortadan kalkacağı düşüncesinde. Gerçekten de bir toplumdaki büyük-küçük bütün felaketler çeşitli mevkilerdeki insanların egolarını kontrol altına alamamaları, onu vahşi bir hayvanı besler gibi beslemeleri nedeniyle oluşuyor. Bir toplumda dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri; dolayısıyla, bireylerin ego problemleri olmalı. Bu problemler ise dinî hassasiyetin artırılması ile çözülebilir ancak.
Bu kısmı özetleyen paragraflardan birinde şu şekilde bahsediyor yazar bu ideal devletten:
 "Ne doğunun mutlak ve mistik itaat prensibi, ne Batının sürekli muhalefet ve başkaldırı ruhu. İnsanların her türlü politik, ekonomik, sosyal gelişmelerine ve kuruluş tertiplemelerine açık bir erdem düzeni. Bu erdemin temeli, insanların razı oluşunu Allah rızasına bağlayıştır."
 Şimdilik burada bırakalım. Yeni bir yazıda en kısa zamanda buluşmak dileğiyle. Selametle.
 

31 Ağustos 2012 Cuma

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (2.parça)

Eserin devam eden kısımlarında kendi tabiriyle "diriliş hareketi" felsefesinin batı felsefesiyle olan farklılıklarından bahsediyor Karakoç. İlk önce, bireysellik kavramının olması gereken ölçütünü, batı düşüncesinin oluşturduğu bireysellik kavramıyla karşılaştırıyor:
"Tekliğim, batı insan ideasının hedef aldığı gibi, anonimlik değildir. Yani bir istatistik unsurdan ibaret olmak olamaz tek insanın alınyazısı benim düşüncemde. Tek insan, islâm insan ideasında tek insan, bir "şahsiyet"tir. Kendini tarihî sosyal dinamiğin içinde bir şahsiyet olarak örecektir müslüman. Ama bu örüş, toplumdan bir kopuş değil, toplumu şahsiyetlerin meydana getirdiği temel görüşüne dayanan bir örüştür. 
Ferdiyet, şahsiyetle örtülür islâmın insan ideasında. Tek insan, metafizik bir özün çevresinde oluşan bir şahsiyet olarak düşünülür. Denilebilirse, ne ilkel kabilelerin insanı gibi tam doğal, ne batı büyük şehir insanı gibi tam sun'i veya tam şartlanmış insan. Fizikötesi bir özün çevresinde tarihî sosyal şartlarla uyumlu ve tabiatla bağdaşık bir şahsiyet. Batı, sosyal alana kapı açarken, doğal olana kapamakta.. Ya da o, kimi zaman, doğal olanın kaybedildiği kaygısına kapılarak fizik ötesinin kontrolünden kurtulmuş, soyutlanmış doğal unsurların abartılmasına terk etmekte insanı." 
 Bu cümlelerle bireyselliğin islâm düşüncesindeki gerçek manasını ifade ediyor yazar; ne batıdaki gibi yapay, ne de abartı ilkel kabileler ya da doğu felsefeleri gibi insan fıtratından uzak bir doğallığın insan için ideal olamayacağını vurguluyor. Ve de tek cümleyle olması gerekeni tekrardan şöyle özetliyor:
"İslâm insanı, ilkel insanla batı insanını ifrat ve tefrit prototipleri gibi alan bir oluşun gerçekleşimi (olmalıdır)."
Batı felsefesinin insanı metafizik düşünceden uzaklaştırmaya çalıştığını izah ediyor:
"Git gide, bir şart insanı doğmaktadır Batıda. Bu insan, kavanozdaki balığın denizi düşünememesi gibi, sonsuzu, fizikötesini ruh idrakine sunamamaktadır."
İslâm insanının ise kendi metafiziğine nasıl sahip olacağını şu şekilde açıklıyor:
"O (islâm insanı), bilinçli bir şekilde, kendi metafiziğini kazanacaktır. Varolan, kazanılan, hakkedilen, bir armağan gibi kavuşulan metafizik, şahsiyetin özü ve mayası olacaktır. 
Yazar daha sonra islâm insanının ruhen ve zihnen nasıl bir idrak içerisinde olması gerektiğinden bahsediyor:
"Doğanın ilk etkilerinin kurbanı olmamak. Sosyal ilişkiler rölativitesinin mahkûmluğundan kurtulmak. Sürekli olarak kozmik bir idrak içinde bulunmak. Ve bu kozmik çerçeveyi sadece bir fizik çerçeve şeklinde değil, fizik ve metafizik bir çerçeve olarak doğrulamak kalbde. İyi ve kötü fikri, alınyazısının kaynağı, sürekli olarak her an yanılmaz bir yargıdan geçme, her şeyin mutlak'a ve ebedîliğe göre ayarlandığı bir âlemin kapısı önünde bulunduğunu bilme. Böyle bir uyanıklık içinde olmak."
Bu cümleler bir islâm insanının nasıl olması gerektiğini özetliyor aslında. Batı dünyasının getirisi olan salt materyalizme bir rest çekişi gerektiriyor olmamız gereken insan. O kozmik ve ruhanî algıya açmamız gerekiyor kendimizi. Bunu yaparken de somut dünyadan kopmamamız gerekiyor dengeyi sağlamak için. Bunları birleştirirsek şöyle bir formül çıkıyor ortaya: Her işte Allah rızasını aramak. Yazar tam olarak bundan bahsediyor.
Eserin devamında "İslâm sitesi" kavramından bahsediyor Karakoç. Bu kavram Thomas More'un Ütopya'sındaki idealleştirmeye benzer bir şekilde, lakin tabiki ana mantalite tamamen farklı.
İslâma harfi harfine uygun bir toplum düzeni kurmaktan bahsediyor yazar, her şeyiyle müslümanlık ölçütlerine uymalı bu site. Bunun için en evvel şehirlerden işe başlanması gerektiğini vurguluyor:
"Kentler, her yönüyle mü'min hale gelmelidir elimde. Çünkü: şehirlerin de inanmışı, inkârcısı, nihilisti, ate olanı vardır. Toplam anlamıyla kent, ya imânı, ya isyanı haykırır."
Gerçekten de bir şehre baktığımızda o şehrin imânı ya da isyanı temsil ettiğini rahatlıkla görebiliyoruz. O yüzden şehir bu düzende en temel kavram belki de.
Yazar daha sonra bu sitenin nasıl olması gerektiğini adım adım izah ediyor:
"Diriliş insanı, anlamını islâmdan alan ve tarihin islâmlaştırdığı kentin, kent + toplum olan sitenin kurucusu olacaktır yeniden."
"Sadece geniş yolları ve sağlam yapıları olan bir kent olmayacaktır Diriliş Sitesi; islâmın yeniden doğuş sitesi olan Diriliş Sitesinin en güçlü yanı, Toplum yanı olacaktır."
"Toplum örgütü, tıpkı taş duvarın birbirine geçmiş, kenetlenmiş taşları gibi olacaktır Sitenin. Tabii, aile, bir tarihlilik ve şuurluluk platformuna oturtulacaktır. Toplumun ve sitenin kalbi atacaktır, site hücresi veya molekülü durumunda olan ailede. Ailenin mahrem cephesi şiddetle korunacak, fakat onun toplumdaki konumu her yönden gözlenecek, denetlenecektir. Bu gözlemleme ve denetleme devletten önce ve daha çok toplumun iç örgütlerince yapılacaktır. Devletin müdahaleden çok hizmet sunması söz konusu olacaktır aileye. Onun iç özgürlüğünü sarsmadan ve zedelemeden onu topluma bütünleyici ekonomik, kültürel ve sosyal katkılarını sunacaktır devlet ve toplum örgütleri. Yani aile mini-site olacaktır." 
Burada çok önemli bir noktadan bahsediyor yazar: aile. Bir toplumu herhangi bir duruma ya da yöne sürükleyen en temel faktör ailedir. Aile minik bir toplumdur adeta çünkü. Bir insan doğduğu günden itibaren en temel hayatî prensipleri ailesinde öğrenir ve karakteri buna göre şekillenir. Yazar, bu yüzden aile kavramının hassasiyeti üzerinde durmuş. Sonuçta her aile islâm bilincine tam olarak sahip olamayabilir. Bu durumda da aileler belli yapılarca eğitilmeli, mahremiyeti korunarak denetlenmelidir. Ancak bu yapılırsa bilinçli, ruhen sağlıklı bir aile yapısı elde edilir ve bunu takiben ideal bir toplum oluşur.
Günümüzde ne yazık ki aile yapısı tahrip olmuş, hatta tahrip edilmiştir. Fıtrata uygun olmayan modern kültürel değişiklikler aile kurumunu baltalamıştır adeta. Günümüz insanı, eskiden gelen örf ve âdetler ile modern alışkanlıklar arasında sıkışıp kaldığından sıhhatli bir aile yapısına sahip olamıyor ne yazık ki. Bu durumda bağlanılması gereken tek şey durumların islâm fıtratına uygunluğunu sorgulamak elbette ki. Yazar da böyle bir prototip düzenden bahsediyor.
Sizi sıkmamak adına şimdilik burada kesmeyi uygun görüyorum. En kısa zamanda esere kaldığımız yerden devam etmek duasıyla. Selametle.

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (1.parça)

Sezai Karakoç ismini pek çoğunuz duymuşsunuzdur; kendisi ünlü bir şair, yazar, mütefekkir ve siyasetçi. Şimdi ilk kısmını incelemeye başlayacağımız kitabı ise "Diriliş Neslinin Âmentüsü". İlk baskısı 1976'da çıkan bu eserde Karakoç islâmî bakış açısıyla müslüman bir toplumun bir bireyinden başlayarak nasıl olması gerektiğini inceliyor. Dünya düzeninin islâma uygun bir şekilde yeniden yapılanmasının artık şart olduğunu, bunu başaracak müslüman bireylerin diriliş neslini oluşturacağını vurguluyor ve bu neslin nelere inanması ve odaklanması gerektiğinden bahsediyor, kitabın ismi de buradan geliyor.
Yazar, kitabın ilk bölümlerinde batı felsefesinin temel taşlarından sayılan ünlü düşünürler Adam Smith ve Karl Marx'ın fikir akımlarını şu şekilde eleştiriyor:
"Gözümde Adam Smith'le Marx aynıdır. İnsan egosunun putunu özenle tarihin içinde heykelleştirmekten, insanlığın sırtına bu ağır putu yüklemekten başka bir şey yapmamışlardır."
Yine batı dünyası üzerinden giderek doğu dünyasından da bahsediyor ve müslüman toplumun çöküşünün sebeplerini iyi öğrenmek gerektiğini vurguluyor:
"Doğuyu Batıyı bilmeliyim. Eski uygarlıkları derinlemesine incelemeliyim. Yükseliş ve düşüşlerin sebeplerini derinden derine araştırmalıyım. Allah'ın insanoğluna en büyük nimeti olan islâm inanç ve medeniyetine mensup olan bir toplum, nasıl olur da bugünkü acıklı duruma düşer? Bunun mutlaka bir veya bir çok sebebi vardır. Bunu bilmeliyim. İşte bütün bu konuları incelemekte ilim benim rehberim olacaktır."
Realizm ve politika kavramlarının kendi bakış açısından tanımlamasını ise şu şekilde yapıyor:
"Realizm, benim gözümde, dış şartların, tabiatın, kemikleşmiş tarih yapılarının, islâm dolu kalbin yüksek fırınında kor hâline geldikten sonra, islâm ruhuyla dolu ruhumun çekicinin altında şekil almasının psikolojisinden başka bir şey değildir."
"Politika, insana ve eşyaya, imânı nakşetme eylem ve direnişi demektir."
 Müslüman bireyin hakikat ile olan ilişkisini ise şu Hadis-i Şerifle açıklıyor:
"Hakikat mü'minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır."
 Zaman-insan ilişkisinin nasıl olması gerektiği hakkında ise şöyle bir tabir kullanıyor:
"Zamanı kılıç gibi kesmek. Günün adamı değil, "dem"in adamı olmak."
Bu diriliş davasıyla ile ilgili şu noktalar üzerinde duruyor:
"Düşünce hayatıyla inanç hayatı arasında kopmuş olan bağları yenileme davasıdır. Ferdîleşmeye itilmiş âmentünün tekrar topluma doğru yola çıkışıdır. Kişi kaygısıyla toplum kaygısının özdeşleşmesi çabasıdır. Metafizik kaygıyla reel kaygıların birbirine kopmaz bir şekilde bağlı olduğunu bu yeni âmentü çıkışından anlayacaktır yeni insan."
"İnanmış kişinin her gün yirmi dört saatini hedef almakta bu inanış ve davranış bayrağı. İnanmış insan gönlünün zirve noktasında dikili duran bu bayrak, bu sancak."
"Kendine ve çağa meydan okumak. Dünya kavgasına, dünya için ve dünya adına değil, Allah için katılma. Kavgaya, ebedi barış için katılma."
"...azm ettiğim, islâm medeniyetinin kendini tam anlamıyla çağda yansır bulmasıdır. Yani onu çağa uydurmak değil, çağın ona uymasına çalışmak."
"Yani sadece psikolojik müslümanlık, sadece sosyolojik müslümanlık veya sadece tarih içi müslümanlık yetmez. Her müslüman önce, kendi iç dünyasında müslüman olmalı, fakat ondan ayrılmaz bir şekilde toplum içinde ve toplum halinde de müslüman olmayı şart olarak idrak etmeli."
"Artık en büyük savunma savaşımızı içimizde veriyoruz."
"İslâmın yeniden dirilişi, onun için, üç dallıdır. Diriliş atılımımız, bir yandan içimizde mümkün olduğu ölçüde derinleşme şeklinde oluşurken, bir yandan da genişliğine topluma dalbudak salma, toplumun bütün faaliyetlerine katılmayı bir imân ve islâm gereği bilme, bir yandan da tarih içinde boylamasına uzama duygusunu kaybetmeme biçiminde gelişir."
"Maksat, gösterişli ve gürültülü bir biçimde lâf yarışı yapmak değil, yeniden kurulacak ve insanlığın içinde bir anıt gibi yükselecek islâm toplumunu en alçakgönüllü çalışmalarla, sessizce ve gösterişsizce inşa etmektir."
"Medeniyetimizin, çağımızda, bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı."
"Diriliş, bu anlamda Peygamberimizin bütün sünnetlerini ihya amacı gütmek demektir. Çünkü: Peygamber, inanmayanların karşısına, hem söz ve düşünce, hem ahlâk, hem Allah'a tapınma, hem de silâh ve müslüman şairlerin şiirleriyle çıkmıştı."
"Yeni çağın yakasına sarılmak. Çağı sorguya çekmek. Gerekirse sorguya çekmeyi ta gerilere kadar götürmek."
"Yeni bir insan ve toplum psikolojisini örmek için amansız kültür savaşının öncüsü olmak."
"...unutmamam gereken nokta, estetik ve kültür problemlerine daldığım her sefer, inançtan hız almaya dikkat etmem gereğidir."
İlk parça olması hasebiyle şimdilik burada kesmeyi uygun buluyorum. Bu eserin devamını ilerleyen günlerde paylaşmaya devam edeceğim inşallah. Selametle.



27 Ağustos 2012 Pazartesi

ben geldim.

Uzun bir süre ara verdiğim blog yazma işine tekrardan bismillah demiş bulunuyorum yepyeni bir blog ile. Buradaki amacım gereksiz laf kalabalığından ziyade gerçekten okuyup yararlandığımı düşündüğüm kitaplardan belli kısımlar paylaşmak, belki bu esnada açıklama mahiyetinde çok az bir miktar fikrimi beyan etmek. Böylece okumaya zamanınız olmayan bazı kitapların can alıcı noktalarını hızlıca okuma imkanınız olur, tabi benim ufak gevezeliklerimle. Beğenmenizi umut ediyorum. Selametle.