23 Ekim 2012 Salı

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (3. parça)

Önceki yazılarda kitabın giriş kısmından bahsetmiştik. Kitabın ilerleyen kısımlarında yazar, Allah'ın Kur'ân-ı Kerim'de insanlara nasıl seslendiğinden, yani Kur'ânî yöntemin yapısal özelliğinden bahsediyor:
"Kur'ân'ın Mekke'de inen bölümü Allah Elçisi'ne onüç yıl boyunca tek meseleden söz etti. Sunuş biçimi tekrarlanmadan, kesinlikle değişmeyen tek bir meseleden...
 Kur'ân'ın Mekke'de inen onüç yıllık bu bölümünde, bu yeni dinde en temel, en büyük mesele olarak birincil meselenin çözümü ile işe başlıyordu: Âkide meselesi... Âkide meselesinin başlıca kurallarını "ulûhiyet-ubûdiyet" (tanrısallık-kulluk) ve bunların arasındaki ilişki oluşturuyordu.
Zira âkide meselesi "insan"ın hiçbir zaman değişime uğramayan temel sorunudur. Çünkü âkide bu oluş içerisinde onun varoluşsal bir sorunudur; buradan sonra sonunun nereye varacağı sorunudur. Bu oluş ortamında eşya ve diğer canlılarla ilişkisini belirlemenin sorunudur. Sorun insanın, bu kâinatın ve bütün canlılar âleminin yaratıcı ile ilişkisi sorunudur. Bu sorun bütün zaman ve mekânlarda değişmeyen bir sorundur. Çünkü âkide meselesi varlık ve insanlık meselesidir.
Allah bu meselenin gereği gibi açıklandığına, insanoğulları arasından seçip çıkardığı seçkin insanların yüreğinde sarsılmaz bir biçimde yerleştiğine kesin kanaat getirinceye dek, Kur'ân Mekke'de inen bölümünde bu temel meseleden çıkıp hayatın detayına ilişkin konuların üzerine bina edileceği ilkeler manzumesinin düzenlenmesine geçmedi. Çünkü Allah bu dini bu temel meselenin üzerine kurmayı, bu dini temsil edecek gerçek nizamı ona göre kurmayı planlamıştı." 
Yazarın burada bahsettiği; Allah bu dini elçisine gönderdiğinde, kuralların hepsini bir anda gönderip, insanları bu kurallara ve emirlere uymaya zorlamak yerine en başta Rabb-kul-kulluk boyutlarını insanlara iyice izah etmiş ki inançları tam anlamıyla oluşsun. Bu o kadar hayatî bir mevzu ki onüç yıl aynı konu anlatılmış. Peki neden bu konu bu kadar önemli?
Naçizane fikrimi beyan edeyim: İnsan, kulluk bilincini oturtmadığı takdirde istediği şekilde yaşasın, hiçbir zaman mutlu olamıyor, huzura eremiyor. Çünkü insanın ait olduğu yer, hamurunun yoğurulduğu yer kulluk dairesi. Bu daireye tam olarak oturamadıysa; tamamen dairenin dışındaysa ya da kısmen içindeyse bile arzu ettiği huzuru bulamıyor. 
Özellikle çağımızda inanılmaz bir kulluktan sapış söz konusu. Çünkü modernizm, dini hayatımızın en köşesine atıyor, hatta kapı dışarı ediyor insandaki inanç ihtiyacını. İnsanı adeta kendisinin tanrısı yapıyor yeni dünya. Egosu göklere çıkmış, benlik damarı kat kat kabarmış insan ise Rabb'e kulluk etme fiilini kabullenemiyor; benliğini küçültecek bu vazifeden her şekilde kaçmaya çalışıyor. İçindeki kulluk etme, Rabbine dayanma ihtiyacını da başka şeylerde bulmaya çalışıyor. Başına gelen her olayın temeline egosunu koyuyor insan, kendi üzerinden şekillendiriyor bütün nedenleri; sonucunu beğendiği ya da beğenmediği her olayın sebebini sadece kendi iradesinde arıyor. Olaylara hükmetmeye kendi benliği elbette ki yetmediğinden, depresyonlara giriyor. Uzun tedavi süreçleri, hayatında gittiği değişikliklerin hiçbiri ona aradığı huzuru veremiyor.
Peki günümüzdeki müslümanlar, yani biz ne haldeyiz? Ne yazık ki pek çoğumuzun inandığımızı iddia etmemize rağmen kulluk bilincini tam olarak oturtmuş olduğumuzu sanmıyorum. Pek çok güzel amel işliyoruz; belki namaz kılıyoruz, Kur'ân okuyoruz, oruç tutuyoruz, vs. Farketmemiz gereken ise; acaba bu amelleri kalplerimiz mi işliyor, yoksa sadece dudaklarımız mı? Kalben yaşıyorsak kulluğumuzu, neden hâlâ her olayda Allah'a sığınmayı, Ondan anında yardım istemeyi başaramıyoruz? Kendimize neden bu kadar çok güveniyoruz? Neden bu kadar büyükleniyoruz? Kendi egomuz işleri daha iyi mi ayarlıyor? Neden kontrolü elimizde bu kadar çok tutmaya çalışıyoruz?
Hayata bakış açımızı, sokaktaki inanmayan insanınkinden ayırdığımızda; gerçekten her şeyde Yaradan'ımızın rızasını gözetmeye başladığımızda kalplerimiz de selamete erecektir Allah'ın izniyle. O zaman gerçekten özgür insanlar olacağız.
Selametle.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (2. parça)

Kitabın giriş bölümüne önceki yazımızda başlamıştık. Yine giriş bölümüyle devam edelim.
"...İslâm ümmeti uzun zamandır varlığını yitirmiştir. Onun alanı boş bırakması ile, insanlığın yönetimini yıllarca başka düşünceler, başka milletler, başka dünya görüşleri, başka tutum ve davranışlar üstlenmişlerdir. 
Bu dönemde Avrupa dehası kültürel, bilimsel, örgütsel ve endüstriyel üretim alanlarında büyük başarılar gerçekleştirdi. Bu, insanlığın zirvesinde bulunduğu büyük bir birikimdir. İnsanlık şu aşamada ne bu büyük birikimden ne de onun temsilcisi olan Batı'dan kolay kolay vazgeçemez."
Yazarın burada belirttiği husus, kitabın yazıldığı dönemde, yani 50 seneden fazla bir zaman öncesindeki dünyanın düzeninde olduğu gibi bugün de hâlâ geçerli ne yazık ki. Batının yüzyıllardır kaydettiği maddî ilerlemeler bizim dünyamızın çok ötesinde oldu hep. Bu makus talihi yenmek bir anda olabilecek bir iş değil elbet; uzun bir zamanda, yoğun bir çabayla, pek çok alanda yakalanabilir ancak. Bunu başarana dek başka bir yöne asıl olarak eğilmemiz gerektiğinden bahsediyor yazar:
"Şu aşamada ümmet, insanlığa sunabileceği, önünde boyun eğdirebileceği, maddî alanda olağanüstü bir başarıya sahip değildir; zaten şimdilik kendisinden istenen de bu değil... Çünkü Avrupa düşüncesi onu fersah fersah geri bırakmış bu alanda. En az birkaç yüzyıl daha ondan Avrupa'ya karşı olağanüstü maddî bir başarı beklenemez." 
"Bu bağlamda insanlığın yönetimine talib olabilmek için maddî gelişme alanı dışında başka bir "ehliyet"e sahip olmak gerekir. Bir "ehliyet", maddî gelişmeye cevap verebileceği gibi, "fıtrat"ın gereksinimlerine de cevap verebilen başka bir "dünya görüşü"nün öncülüğünde, insanlığa olağanüstü maddî üretim ve kazanımları koruma olanağını sunan "âkide" ve "metod"dan başka birşey değildir."  
Burada bahsedilen "âkide" ve "metod" kavramları, kitabın ilerleyen kısımlarında detaylı bir şekilde açıklanıyor. O yüzden buraya bir es koyalım. 
Daha sonra yazar günümüzün "cahiliye"sinden şu şekilde bahsediyor:
"Günümüz dünyası yaşamı düzenleyen dinamikler ve sistemlerin dayandığı kaynak açısından tam bir "cahiliyye"yi yaşıyor. Böylesine olağanüstü maddî kolaylıkların kötülüğünden hiçbir şeyi eksiltmediği "cahiliyye"... İşte olağanüstü maddî gelişmenin gerçek yüzü bu.
Söz konusu "cahiliyye" anlayışı, otoritesini, insanlığa dayandırır; insanlığın bir kısmını diğer kısmının tanrısı yapar. Fakat günümüz cahiliyyesi, ilk dönem "cahiliyye" anlayışının kullandığı ilkel yöntemlerle bunu yapmaz, Allah'ın hayat için koyduğu ilâhi yöntemi bir köşeye atarak, Allah'ın onayı olmayan alanlarda, değerlerde, yaşama düzeni ve yasalarda, tutum ve davranışlarda kendine özgü bir "dünya görüşü" koyma hakkına sahip olma iddiası şeklinde yapar. Allah'ın kullarına yöneltilen düşmanca saldırı, işte Allah'ın otoritesine böylesi bir saldırıdan doğuyor. Sosyalist düzenlerde insanların topluca ihanete uğraması, kapitalist düzenlerde bireyin ve toplumun sömürge ve sermayenin baskısı altında kalarak zulüm görmesi, Allah'ın otoritesine saldırının ve Allah'ın insana bağışladığı kutsallığı yadırgamanın ortaya çıkardığı sonuçtan başka birşey değildir."
Eski uygarlıklardaki cehalet devirlerinde insanlar bir takım putlara tapmışlar, ya da bazı insanlar bazılarına üstünlük taslamış ve dolayısıyla insan insana tapmış bir nevi. Fakat günümüzde bu mantalite, şartlara bağlı olarak etkisini kaybetmesiyle yerini, tapınılacak şeyin insandan ya da cisimden ziyade bir hayat tarzına dönüşmesine bırakmış. İnsanlar "medeniyet" adı altında bir takım iyi paketlenmiş hayat tarzına tapınıyor artık, ve bu hayat tarzına ulaşmak için dini yok saymayı göze alıyor rahatlıkla. Çünkü din bu hayat tarzının çok dışına; çerçevenin en köşesindeki yüzdebirlik bir piksele hapsedilmiş. Tıpkı sadece misafir geldiğinde dolaptan çıkarılan, günlük kullanımda yeri olmayan bir masa örtüsü gibi görülüyor dinî kuramlar bu modern görüşte. Gündelik hayatını moderniteye göre kurup, dini yalnızca çocuğuna sınavdan önce okunmuş pirinç yedirmekte kullanan bir zihniyet var artık. Bu yozlaşma elbette ki psikolojisi bitik bireyler yetiştiriyor, toplumun antidepresanlara olan aşırı eğilimini başka bir nedene bağlamak anlamsız. 
Teslimiyetçi bakış açısı tamamen devreden çıkmış, hatta çıkarılmış modernizmle; insan kendisinin tanrısı ilan edilmiş. Her şeyi elinde tutabileceğini zanneden bir insan psikolojisi düşünün ki sağlam kalmış olsun. İnsan ki iki dakika sonra kendisine çarpacak olan arabadan bütünüyle habersiz olabilen bir varlık, elbette ki en büyük olmadığını idrak edebilmeli. Bu idrak ile de kendini özüne teslim edebilmeli. Ancak bu şekilde mental açıdan sağlıklı insanlar yetişebilir.
Çok gevezelik ettim, af buyurun. Şimdilik burada bırakalım, en kısa zamanda devam edebilmek duasıyla. Selametle.