6 Eylül 2012 Perşembe

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (4.parça)

Yazar eserin devamında Müslüman insanın dünyadan elini eteğini çekmemesi gerektiğini, aksine dünyayı en güzel şekilde kullanmasının onun görevi olduğunu belirtiyor:
"Diriliş Toplumunda insan dünyaya sırtını çevirmez. Tam tersine, Dünya, onun eli altında binbir açıdan optimal verime kavuşan bir tarla olur. O, dünyayı dünya olarak ele almakla da yetinmez. Dünya da bir misyon sahibidir. Ancak bu misyonuna ve misyonun kıvamına, Allahın Halifesi insanın elinde hamur gibi yoğrularak kavuşur. Eşya ve tabiat, insan emeğiyle, transandantal anlamına kavuşur. Bu yüzdendir ki, öbür dinlerin rahiplik anlayışına yer yoktur islâmda."
İşte tam da bu yüzden gerçek bir müslümanın tembellik gibi bir mazereti olmaması gerekiyor. Ne yazık ki günümüzde başta şahsım olmak üzere pek çok kişide olan bir hastalık bu atalet hastalığı. Her şeyin kolayına kaçmak, "Ben yapamam zaten" demek en sık başvurduğumuz bahanelerden biri oluyor. Oysa ki bu tavır egomuzun bir oyunu sadece. Çünkü bir şeyleri başarıp başaramayacağımızı, bunun nasip olup olmayacağını yalnızca Allah bilir. O isterse her şeyi yapabilme, başarabilme ihtimaline sahibizdir zaten. Dolayısıyla Allah'ın nasibine bağladığımız bir özgüven anlayışıdır bize tek lazım olan. Buna sahip olduğumuz an, pek çok iç buhranımız da yok olup gidecektir zaten.
"Verim, sadece maddî değil, ondan kopmaz bir şekilde mânevîdir de. Fabrika, işyeri, dükkân, mescidin bir uzantısıdır müslüman için. Kapitalizmin patronluk ruhu, onun için Allah'a ortak koşmanın bir marjıdır. İslâm ruhunda ise, iş sahibi de işçisi gibi bir işçidir. Kârı sınırlı olacaktır. Kazancını israf edemez, istediği gibi tüketemez. Kazancı, mülkü, sermayesi, ona Allah'ın bir emanetidir. O, emanete ihanet etmez. Devletin veya Toplumun yetkili kurumlarının çizdiği genel ve dinamik ekonomi tablo ve perspektifinde, yararlı yerini alacaktır. Toplumun bütün kişileri gibi, ekonominin genel ilerleyiş rotasını izleyecek, temposuna uyacak, gidişine ayak uyduracaktır. Kendi çıkarını, Toplumun ve öbür kişilerin çıkarında görecektir. Toplumun genel çıkarını baltalayıcı davranışlardan kaçınacaktır. "Her şey Allah içindir" fikrinden bir an için ayrılmamaya çalışacaktır."
 Ekonomideki bu düzen bize mükemmel bir sosyo-ekonomik denge getirmiş aslında. İş sahibinin çalışanına emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan vermesi gerektiği, yine iş sahibinin kazancının zekatını vermek durumunda olması zenginlerin egolarının önüne ne kadar uygun bir set olarak düşünülmüş. Günümüzde ne acıdır ki bu hukuğa dikkat etmeyen iş adamları şişkin egolarıyla âdeta arz-ı endam ediyorlar, deyim yerindeyse tanrılaştırıyorlar kendilerini. Böylece kendilerinden statü olarak düşük gördükleri insanlara karşı inanılmaz zalim, merhametsiz canavarlara dönüşüyorlar.
Yazar, iş dünyasında kadının yeri hakkında da çok yerinde bir tespit yapmış:
"Kadın ve işdüzeni, kadının özelliğini ve iç özgürlüğünü yok etmeyecek biçimde yeniden düzenlenecek, bugün görülen, kadının özgürlüğü adı altında, yedek bir erkek türüne dönüştürülerek yozlaştırmaya gidiş önlenecektir."
 Bu kısım çok önemli ve hayatî. Çünkü çağımızda kadına özgürlük adına yapmacık sınırlar, şablonlar çizilmiş durumda. Kadın ve erkek cinsleri fıtrî özellikler açısından tamamen farklı olarak yaratılmışlardır. İki cinsin ilgi duyduğu alanlar, yapmayı seçtikleri işler, başarmaya eğilimli olduğu alanlar esasında farklılık gösterir. Lakin bu temel farklılıklar günümüzde tamamen çarpıtılmış, insanlar işin özünü yanlış anlamaya zorlanmıştır. Kadınlar  bu durumu bir tür haksızlık olarak görmeye başlamış ve bunun sonucunda hiç de yapılarına müsait olmayan şartlarda çalışmaya sırf erkeklerle eşit olmak adına yönelmişlerdir. Aynı zamanda da evde de etkin olmaya çalışan kadın, ev ve dışarısı arasında âdeta sıkışmıştır. Oysa ki erkeklerle kadınların aynı şartlara zorlanması cinsiyet eşitliğiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir durum olarak karşımıza çıkıyor yapısal farklılıklar nedeniyle. Bunun yerine kadın da erkek de hem iş hem evde üstüne düşeni yapsa bütün bu karışıklıklar, bunun sonucu olarak doğan psikolojik ve sosyolojik sorunlar ortadan kalkmış olur.
Kitabın son kısmında yazar biraz daha özet mahiyetinde bahsetmiş bazı şeylerden, bu yüzden altını çizdiğim kısımlar hakkında yorum yapmadan bunları seri ve kısa şekilde yazmam daha doğru olur galiba:
"Merhamet kıyıda köşede kalırsa, elbet, istismar olunabilir. Ama, ortalığı kaplar, siteye ve meydanlara hâkim olursa, istismar edilebilme sınırını aşmış demektir."
"Öğünme veya öğülme, gösteriş, kınama veya kınanma gibi duygu aşırılıklarına mümkün olduğu ölçüde hayat hakkı tanınmayacaktır Diriliş Toplumunda."
 "Düşünmeyi buyuran Kur'ân'dır. Tarihten tabiata, soyuttan somuta gözlemleyiş, inceleme, araştırma, düşünme, öğrenme Allah buyruğudur. Her kişi, gücünün yettiğince bilim yolunda ilerlemek borcundadır. İnancın kalesidir bilim ve düşünce dünyası. İslâm bilinci, bilimle kökleşir."
"Durmadan birleşme, durmadan yaklaşma, durmadan kaynaşma. Bir birlik için coğrafî durum çok müsaittir. İslâm ülkeleri birbirine bitişik, birbirine yapışık durumdadır." 
Yazar kitabın sonuç kısmında Diriliş Hareketininin başlangıcını, oluşumunu ve gelişimini şöyle ifade ediyor:
"İslâm'ın Diriliş Hareketi, düşüş noktasından başlamıştır. İlk hareket, düşüşü durdurma veya hemen tekrar ayağa kalkma amacını güder. Ama bu, başarıya ulaşamamıştır. Çünkü düşüş, derin kökenliydi. Onun için, doğruluş da, çok derin kökenli bir hareket istiyordu. 
 Düşüş mukadder olduktan sonra, ilkin, batı etkili akademik hareketlere tanık oluyoruz.
 Bu ilk hareket, elle tutulan bir sonuç vermeyince, İslâm dünyasının en ıstıraplı bölgesinden yeni bir ses yükselir. İslâm yeniden ruhlarda uyandırılacaktır. Bu, İslâmın inanç dirilişi hareketidir. Metafizik diriliş mektebi de diyebiliriz bu harekete.
 Daha sonra, çağdaş müslüman psikolojisinin doğurulması karakterini taşıyan bir hareket doğmuştur. Psikolojik diriliş okulu yani."
Son olarak da bazı tavsiyelerde bulunuyor yazar Diriliş Nesline:
 "Medeniyet rönesansını (yeniden doğuşunu) yapacaksın ondan.
Kelimeci, lâfızcı olmayacaksın. Kelime ve lâfzın hakkını da vererek özcü ve ruhçu olacaksın.
Statik inançlı ve eylemli olmayacaksın. Dinamik olacaksın. Namazın da meşale olacak, orucun da. Zekâtın, haccın da dinamik olacak. İslâm entelijansiyasını kuracaksın. İslâm sana, et, kemik, diri gibi, hatta, ciğer, ilik, kalb, beyin olacak, hatta zekâ, zihin ve ruh olacaktır.
Dünyaya, eşyaya yeniden anlamını getireceksin. O zaman Allah da sana, senin kendi öz anlamını bağışlayacaktır. Hiç kuşkun olmasın." 
Kitabımız burada son buluyor. İnşallah hakkıyla bahsedebilmişimdir eserden ve onu hakkıyla tanıtabilmişimdir sizlere. Lisanda kusur ettiysem hakkınızı helal edin. En yakın zamanda yeni bir eserde buluşmak duasıyla. Selametle.
 
 
 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder