"Kur'ân'ın Mekke'de inen bölümü Allah Elçisi'ne onüç yıl boyunca tek meseleden söz etti. Sunuş biçimi tekrarlanmadan, kesinlikle değişmeyen tek bir meseleden...
Kur'ân'ın Mekke'de inen onüç yıllık bu bölümünde, bu yeni dinde en temel, en büyük mesele olarak birincil meselenin çözümü ile işe başlıyordu: Âkide meselesi... Âkide meselesinin başlıca kurallarını "ulûhiyet-ubûdiyet" (tanrısallık-kulluk) ve bunların arasındaki ilişki oluşturuyordu.
Zira âkide meselesi "insan"ın hiçbir zaman değişime uğramayan temel sorunudur. Çünkü âkide bu oluş içerisinde onun varoluşsal bir sorunudur; buradan sonra sonunun nereye varacağı sorunudur. Bu oluş ortamında eşya ve diğer canlılarla ilişkisini belirlemenin sorunudur. Sorun insanın, bu kâinatın ve bütün canlılar âleminin yaratıcı ile ilişkisi sorunudur. Bu sorun bütün zaman ve mekânlarda değişmeyen bir sorundur. Çünkü âkide meselesi varlık ve insanlık meselesidir.
Allah bu meselenin gereği gibi açıklandığına, insanoğulları arasından seçip çıkardığı seçkin insanların yüreğinde sarsılmaz bir biçimde yerleştiğine kesin kanaat getirinceye dek, Kur'ân Mekke'de inen bölümünde bu temel meseleden çıkıp hayatın detayına ilişkin konuların üzerine bina edileceği ilkeler manzumesinin düzenlenmesine geçmedi. Çünkü Allah bu dini bu temel meselenin üzerine kurmayı, bu dini temsil edecek gerçek nizamı ona göre kurmayı planlamıştı."Yazarın burada bahsettiği; Allah bu dini elçisine gönderdiğinde, kuralların hepsini bir anda gönderip, insanları bu kurallara ve emirlere uymaya zorlamak yerine en başta Rabb-kul-kulluk boyutlarını insanlara iyice izah etmiş ki inançları tam anlamıyla oluşsun. Bu o kadar hayatî bir mevzu ki onüç yıl aynı konu anlatılmış. Peki neden bu konu bu kadar önemli?
Naçizane fikrimi beyan edeyim: İnsan, kulluk bilincini oturtmadığı takdirde istediği şekilde yaşasın, hiçbir zaman mutlu olamıyor, huzura eremiyor. Çünkü insanın ait olduğu yer, hamurunun yoğurulduğu yer kulluk dairesi. Bu daireye tam olarak oturamadıysa; tamamen dairenin dışındaysa ya da kısmen içindeyse bile arzu ettiği huzuru bulamıyor.
Özellikle çağımızda inanılmaz bir kulluktan sapış söz konusu. Çünkü modernizm, dini hayatımızın en köşesine atıyor, hatta kapı dışarı ediyor insandaki inanç ihtiyacını. İnsanı adeta kendisinin tanrısı yapıyor yeni dünya. Egosu göklere çıkmış, benlik damarı kat kat kabarmış insan ise Rabb'e kulluk etme fiilini kabullenemiyor; benliğini küçültecek bu vazifeden her şekilde kaçmaya çalışıyor. İçindeki kulluk etme, Rabbine dayanma ihtiyacını da başka şeylerde bulmaya çalışıyor. Başına gelen her olayın temeline egosunu koyuyor insan, kendi üzerinden şekillendiriyor bütün nedenleri; sonucunu beğendiği ya da beğenmediği her olayın sebebini sadece kendi iradesinde arıyor. Olaylara hükmetmeye kendi benliği elbette ki yetmediğinden, depresyonlara giriyor. Uzun tedavi süreçleri, hayatında gittiği değişikliklerin hiçbiri ona aradığı huzuru veremiyor.
Peki günümüzdeki müslümanlar, yani biz ne haldeyiz? Ne yazık ki pek çoğumuzun inandığımızı iddia etmemize rağmen kulluk bilincini tam olarak oturtmuş olduğumuzu sanmıyorum. Pek çok güzel amel işliyoruz; belki namaz kılıyoruz, Kur'ân okuyoruz, oruç tutuyoruz, vs. Farketmemiz gereken ise; acaba bu amelleri kalplerimiz mi işliyor, yoksa sadece dudaklarımız mı? Kalben yaşıyorsak kulluğumuzu, neden hâlâ her olayda Allah'a sığınmayı, Ondan anında yardım istemeyi başaramıyoruz? Kendimize neden bu kadar çok güveniyoruz? Neden bu kadar büyükleniyoruz? Kendi egomuz işleri daha iyi mi ayarlıyor? Neden kontrolü elimizde bu kadar çok tutmaya çalışıyoruz?
Hayata bakış açımızı, sokaktaki inanmayan insanınkinden ayırdığımızda; gerçekten her şeyde Yaradan'ımızın rızasını gözetmeye başladığımızda kalplerimiz de selamete erecektir Allah'ın izniyle. O zaman gerçekten özgür insanlar olacağız.
Selametle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder