19 Eylül 2012 Çarşamba

Seyyid Kutub - Yoldaki İşaretler (1. parça)

Seyyid Kutub, 1906-1966 yılları arasında yaşamış olan Mısırlı yazar, müfessir ve düşünce adamıdır. Ömrünü İslami düşünceye adamış bu büyük âlim, kapitalizm ve komünizm gibi akımlara karşı durmuş, gerçek sosyal adaletin İslam'da olduğunu vurgulamak adına çeşitli eserler kaleme almıştır. 1966'da Mısır'da var olan devlet düzenine karşı çıktığı için idam edilmiştir. Mahkeme heyeti onu idama mahkûm ettiğinde şunları söylemiştir:
"Eğer Allah kanunu ile mahkûm edilmişsem ben Hakk'ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkûm olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah'a şükürler olsun ki on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah'ın birliğine şehadet eden parmağım asla bir tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır."
Kutub'un en önemli eserlerinden biri de Yoldaki İşaretler'dir. Bu eserde yazar olması gereken dünya düzeninin İslam üzerine kurulması gerektiğini ve bu yolda nelere dikkat etmek gerektiği hususlarını masaya yatırmış. Genç nesil için kılavuz niteliğinde bir eser Yoldaki İşaretler.
Kitabın giriş bölümünde yazar günümüzde aktif durumda olan sosyal düzenlerden ve bunların çeşitli yönlerinden bahsediyor:
"Batı dünyası, tüm insanlığı kuşatan cihanşümul bir hayat nizamı kurmak şöyle dursun, kendi varoluş gayesini kendisi bile kanıtlayamamaktadır. Nitekim "demokrasi efsanesi"nin iflasıyla yüzyüze gelmesi, toplumculuk (sosyalizm) adı altında, Doğu dünyasına özgü olan rejim biçimini ödünç almak zorunda bıraktı onu..."
 Yazar Marksist düşünce hakkında şunları ifade ediyor:
"Zira ortaya atıldığı ilk dönemlerde, insanî bir takım ideolojik ögeler taşıyan Marksist düşünce, hem Doğu hem de Batı dünyasından büyük kitleleri çekmeyi başardı. Ancak daha sonraki dönemlerde, Marksist düşüncenin temel ilkelerinde başgösteren bozulma, onu temel ilkelerden uzaklaşmış, totaliter bir devlet düzeni şekline dönüştürdü."
Bütün bu akımların artık miadını doldurduğunu, insanlık adına verebileceği hiç bir şey kalmadığını şu sözlerle izah ediyor yazar:
"Bu tür beşerî düzenlerin hemen hepsi, insanın fıtratına aykırıdır."
"İnsanlık için "yeni bir dünya düzeni" artık zorunlu... Çünkü Batılı adamın tüm insanlığı yönetmesi son bulmak üzere. Bu, Batı uygarlığının iktisadî ve askerî açıdan güçsüz duruma düşmesinden dolayı ortaya çıkan bir sonuç değil, aksine Batılı adamın insanlığı yönetmesine imkân veren "değerler düzeni"ne sahip olmamasından kaynaklanmıştır."
"16. yüzyıldan itibaren başlayıp 18. ve 19. yüzyıllarda zirveye ulaşan deneysel bilimlerdeki uyanış, artık dönemini tamamlamış, ulaşması gereken yeni bir aşama kalmamıştır.
Yine bu dönemde, yani 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkan, "bölgecilik", "ulusalcılık" gibi bölgesel temellere dayalı toplumsal çıkışlar da fonksiyonunu tamamlamıştır; onların da insanlığa sunacağı yeni bir şeyleri yok. Son tahlilde bireyci ve toplumcu düzenler de iflâs bayrağını çekti." 
Bütün bu kangreni kökünden söküp atacak İslam temelli yeni bir dünya düzeni oluşturulmasının artık şart olduğunu belirtiyor:
"En zor anların yaşandığı bir dönemde, insanlığa yeni bir dünya düzeni sunmak için sahneye çıkma sırası artık İslâm'a gelmiştir; bu dönem artık "ümmet" dönemidir. İlk insanın yaratıldığı günden itibaren, Allah'ın yeryüzünde halifesi olmak üzere sözleştiği günden beri, yeryüzünde gerçekleştirilen insanî yaratıların hiçbirisini yadırgamayan, aksine özel şartlar altında bir tür Allah'a ibadet kabul eden ve insanın varoluş amacını gerçekleştirmek için bir vesile telâkki eden İslâm'ın dönemi..."
Elbette bu düzenin öyle kolayca ve üstünkörü kurulamayacağını, teorikte bildiklerimizi pratiğe, yani sosyal hayata taşımadan bunun yapılabilirliğinin olmadığını ifade ediyor:
"Dönem, İslâm dönemi, ancak bir ümmet, bir toplum içinde biçimlenmedikçe işlevini yerine getiremez İslâm. Çünkü insanlık özellikle zamanımızda gerçek yaşamda izlerini görmedikçe soyut bir âkideden bahseden sözleri dinlemez."
Dünyanın nasıl İslam'dan uzaklaştığını, günümüz müslümanlarının bile İslam bilincine sahip olmadığını belirtiyor yazar: 
"İslâm'ın bir kez daha insanlığa "yeni bir dünya düzeni" sunma konusundaki yüce işlevini yerine getirebilmesi için bu ümmete yeniden varlığını kazandırmak gerekir. İslâm'la ve İslâmî metodla yakından uzaktan alakası olmayan, fosil haline gelmiş nesiller, düşünceler, tutum ve davranışlar, düzenler... tarafından yok edilen bu ümmet kavramının, yeniden diriltilmesi mecbûrîdir. İslâm dünyası adı altında bu ümmetin var olduğu sanılsa bile, bu diriliş zorunludur."
İlk kısmı burada keselim. Devamında en kısa zamanda buluşmak duasıyla. Selametle.  

6 Eylül 2012 Perşembe

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (4.parça)

Yazar eserin devamında Müslüman insanın dünyadan elini eteğini çekmemesi gerektiğini, aksine dünyayı en güzel şekilde kullanmasının onun görevi olduğunu belirtiyor:
"Diriliş Toplumunda insan dünyaya sırtını çevirmez. Tam tersine, Dünya, onun eli altında binbir açıdan optimal verime kavuşan bir tarla olur. O, dünyayı dünya olarak ele almakla da yetinmez. Dünya da bir misyon sahibidir. Ancak bu misyonuna ve misyonun kıvamına, Allahın Halifesi insanın elinde hamur gibi yoğrularak kavuşur. Eşya ve tabiat, insan emeğiyle, transandantal anlamına kavuşur. Bu yüzdendir ki, öbür dinlerin rahiplik anlayışına yer yoktur islâmda."
İşte tam da bu yüzden gerçek bir müslümanın tembellik gibi bir mazereti olmaması gerekiyor. Ne yazık ki günümüzde başta şahsım olmak üzere pek çok kişide olan bir hastalık bu atalet hastalığı. Her şeyin kolayına kaçmak, "Ben yapamam zaten" demek en sık başvurduğumuz bahanelerden biri oluyor. Oysa ki bu tavır egomuzun bir oyunu sadece. Çünkü bir şeyleri başarıp başaramayacağımızı, bunun nasip olup olmayacağını yalnızca Allah bilir. O isterse her şeyi yapabilme, başarabilme ihtimaline sahibizdir zaten. Dolayısıyla Allah'ın nasibine bağladığımız bir özgüven anlayışıdır bize tek lazım olan. Buna sahip olduğumuz an, pek çok iç buhranımız da yok olup gidecektir zaten.
"Verim, sadece maddî değil, ondan kopmaz bir şekilde mânevîdir de. Fabrika, işyeri, dükkân, mescidin bir uzantısıdır müslüman için. Kapitalizmin patronluk ruhu, onun için Allah'a ortak koşmanın bir marjıdır. İslâm ruhunda ise, iş sahibi de işçisi gibi bir işçidir. Kârı sınırlı olacaktır. Kazancını israf edemez, istediği gibi tüketemez. Kazancı, mülkü, sermayesi, ona Allah'ın bir emanetidir. O, emanete ihanet etmez. Devletin veya Toplumun yetkili kurumlarının çizdiği genel ve dinamik ekonomi tablo ve perspektifinde, yararlı yerini alacaktır. Toplumun bütün kişileri gibi, ekonominin genel ilerleyiş rotasını izleyecek, temposuna uyacak, gidişine ayak uyduracaktır. Kendi çıkarını, Toplumun ve öbür kişilerin çıkarında görecektir. Toplumun genel çıkarını baltalayıcı davranışlardan kaçınacaktır. "Her şey Allah içindir" fikrinden bir an için ayrılmamaya çalışacaktır."
 Ekonomideki bu düzen bize mükemmel bir sosyo-ekonomik denge getirmiş aslında. İş sahibinin çalışanına emeğinin karşılığını alnının teri kurumadan vermesi gerektiği, yine iş sahibinin kazancının zekatını vermek durumunda olması zenginlerin egolarının önüne ne kadar uygun bir set olarak düşünülmüş. Günümüzde ne acıdır ki bu hukuğa dikkat etmeyen iş adamları şişkin egolarıyla âdeta arz-ı endam ediyorlar, deyim yerindeyse tanrılaştırıyorlar kendilerini. Böylece kendilerinden statü olarak düşük gördükleri insanlara karşı inanılmaz zalim, merhametsiz canavarlara dönüşüyorlar.
Yazar, iş dünyasında kadının yeri hakkında da çok yerinde bir tespit yapmış:
"Kadın ve işdüzeni, kadının özelliğini ve iç özgürlüğünü yok etmeyecek biçimde yeniden düzenlenecek, bugün görülen, kadının özgürlüğü adı altında, yedek bir erkek türüne dönüştürülerek yozlaştırmaya gidiş önlenecektir."
 Bu kısım çok önemli ve hayatî. Çünkü çağımızda kadına özgürlük adına yapmacık sınırlar, şablonlar çizilmiş durumda. Kadın ve erkek cinsleri fıtrî özellikler açısından tamamen farklı olarak yaratılmışlardır. İki cinsin ilgi duyduğu alanlar, yapmayı seçtikleri işler, başarmaya eğilimli olduğu alanlar esasında farklılık gösterir. Lakin bu temel farklılıklar günümüzde tamamen çarpıtılmış, insanlar işin özünü yanlış anlamaya zorlanmıştır. Kadınlar  bu durumu bir tür haksızlık olarak görmeye başlamış ve bunun sonucunda hiç de yapılarına müsait olmayan şartlarda çalışmaya sırf erkeklerle eşit olmak adına yönelmişlerdir. Aynı zamanda da evde de etkin olmaya çalışan kadın, ev ve dışarısı arasında âdeta sıkışmıştır. Oysa ki erkeklerle kadınların aynı şartlara zorlanması cinsiyet eşitliğiyle uzaktan yakından alakası olmayan bir durum olarak karşımıza çıkıyor yapısal farklılıklar nedeniyle. Bunun yerine kadın da erkek de hem iş hem evde üstüne düşeni yapsa bütün bu karışıklıklar, bunun sonucu olarak doğan psikolojik ve sosyolojik sorunlar ortadan kalkmış olur.
Kitabın son kısmında yazar biraz daha özet mahiyetinde bahsetmiş bazı şeylerden, bu yüzden altını çizdiğim kısımlar hakkında yorum yapmadan bunları seri ve kısa şekilde yazmam daha doğru olur galiba:
"Merhamet kıyıda köşede kalırsa, elbet, istismar olunabilir. Ama, ortalığı kaplar, siteye ve meydanlara hâkim olursa, istismar edilebilme sınırını aşmış demektir."
"Öğünme veya öğülme, gösteriş, kınama veya kınanma gibi duygu aşırılıklarına mümkün olduğu ölçüde hayat hakkı tanınmayacaktır Diriliş Toplumunda."
 "Düşünmeyi buyuran Kur'ân'dır. Tarihten tabiata, soyuttan somuta gözlemleyiş, inceleme, araştırma, düşünme, öğrenme Allah buyruğudur. Her kişi, gücünün yettiğince bilim yolunda ilerlemek borcundadır. İnancın kalesidir bilim ve düşünce dünyası. İslâm bilinci, bilimle kökleşir."
"Durmadan birleşme, durmadan yaklaşma, durmadan kaynaşma. Bir birlik için coğrafî durum çok müsaittir. İslâm ülkeleri birbirine bitişik, birbirine yapışık durumdadır." 
Yazar kitabın sonuç kısmında Diriliş Hareketininin başlangıcını, oluşumunu ve gelişimini şöyle ifade ediyor:
"İslâm'ın Diriliş Hareketi, düşüş noktasından başlamıştır. İlk hareket, düşüşü durdurma veya hemen tekrar ayağa kalkma amacını güder. Ama bu, başarıya ulaşamamıştır. Çünkü düşüş, derin kökenliydi. Onun için, doğruluş da, çok derin kökenli bir hareket istiyordu. 
 Düşüş mukadder olduktan sonra, ilkin, batı etkili akademik hareketlere tanık oluyoruz.
 Bu ilk hareket, elle tutulan bir sonuç vermeyince, İslâm dünyasının en ıstıraplı bölgesinden yeni bir ses yükselir. İslâm yeniden ruhlarda uyandırılacaktır. Bu, İslâmın inanç dirilişi hareketidir. Metafizik diriliş mektebi de diyebiliriz bu harekete.
 Daha sonra, çağdaş müslüman psikolojisinin doğurulması karakterini taşıyan bir hareket doğmuştur. Psikolojik diriliş okulu yani."
Son olarak da bazı tavsiyelerde bulunuyor yazar Diriliş Nesline:
 "Medeniyet rönesansını (yeniden doğuşunu) yapacaksın ondan.
Kelimeci, lâfızcı olmayacaksın. Kelime ve lâfzın hakkını da vererek özcü ve ruhçu olacaksın.
Statik inançlı ve eylemli olmayacaksın. Dinamik olacaksın. Namazın da meşale olacak, orucun da. Zekâtın, haccın da dinamik olacak. İslâm entelijansiyasını kuracaksın. İslâm sana, et, kemik, diri gibi, hatta, ciğer, ilik, kalb, beyin olacak, hatta zekâ, zihin ve ruh olacaktır.
Dünyaya, eşyaya yeniden anlamını getireceksin. O zaman Allah da sana, senin kendi öz anlamını bağışlayacaktır. Hiç kuşkun olmasın." 
Kitabımız burada son buluyor. İnşallah hakkıyla bahsedebilmişimdir eserden ve onu hakkıyla tanıtabilmişimdir sizlere. Lisanda kusur ettiysem hakkınızı helal edin. En yakın zamanda yeni bir eserde buluşmak duasıyla. Selametle.
 
 
 

2 Eylül 2012 Pazar

Sezai Karakoç - Diriliş Neslinin Âmentüsü (3.parça)

Eserin devam eden kısımlarında idealize ettiği Diriliş Sitesinden bahsetmeye devam ediyor yazar. Sitenin dış kültürleri taklit etmemesi gerektiğini, lakin bu kültürleri takip etmesi gerektiğini şöyle izah ediyor:
"Site dış'ı taklide kapalı, fakat incelemeye ve gerektiğinde ondan yararlanmaya açıktır. Ve hele dış'ı sürekli olarak gözleme, Sitenin en unutulmayacak özelliklerindendir."
Burada üzerinde durulan "taklitten uzak kalarak dış dünyayı takip etmek"ten kasıt; dış dünyada ne olup bittiğini takip ederek bunlardan gerekli fikirler çıkarıp kendi düzeninde belirli bir uygulamaya gitme fikri. Bu elbette ki çok önemli bir yöntem. Bildiğimiz gibi Osmanlı'nın son döneminde bu yöntem çok yanlış bir şekilde kullanılmış; Batı sadece taklit edilmek için takip edilmiştir ve bununla beraber hiç iyi olmayan kültürel ve siyasi sonuçlar ortaya çıkmıştır.
"Sitenin savaştığı bir konu da kalitesizliktir. Kişiler arasında üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarış, erdem ilkesi olarak benimsenecektir."
Bu cümlelerle Karakoç aslında günümüzün çok önemli bir hastalığından bahsetmiş: Tüketim yarışı. Eskiden müslüman kesime çok da ait olmayan bu çılgınlık, artık müslüman kesimin refah düzeyinin artmasıyla  damarlarımızda geziniyor. Mantar gibi artan tesettür modacıları, ev tasarımcıları, lüks iftar davetleri, çöpe giden yemekler, vs... Eşyaları satın almak, kullanmak, belli yiyecekleri yemek elbette ki helaldir, fakat bunda da ölçü israfa kaçıp kaçmadığımız olmalı. Her parayla satın aldığımız eşyada ya da yediğimiz yemekte durup düşünmek durumundayız bu hassasiyetle.
"Bir marj dahilinde, âdeta, tüketimde eşitlik olacaktır kişiler arasında bu toplumda. Zengin, fakirden çok farklı bir yaşayış sürdüremeyecektir. Kapitalizmin yıkıcılığından uzak olmalıdır Diriliş insanı, toplumu ve sitesi. Aynı şekilde, komünizmden de. Devletin veya partinin kölesi, mahkûmu veya oyuncağı olmamalıdır kişiler ve aileler. Aile veya kişilerin elinde gereğinde devlete karşı kendi çaplarında da olsa direnip boykot yapabilecekleri bir ekonomik güç bulunabilmelidir. Komünizm bu gücü yok etmekte, âdeta devletin veya onu arkadan veya açıktan yöneten partinin yanılmazlığı ilkesini koymaktadır temele. Bu bir aldanış veya aldatıştır. Giderek, kişi, devlet veya partinin elinde köle-işçi haline gelir. Devlet kapitalizmi, komünizmde de, faşizmde de, kişiyi bir istatistik öğesi gibi alır. Burjuvazinin ekonomik sistemi ve örgüsü olan kapitalizmde de tekel halindeki büyük kuruluşlar, öbür sistemlerde devletin yaptığını insana reva görürler. Bütün bu sistemlerde insan, sonuç olarak köleleşir."
"Kapitalizm ve komünizm, materyalist bir amaç gütmekte birleşirler ve her ikisi de ruhî, mânevî ve metafizik bir ideanın izleyicisi olan islâm medeniyetine aynı şekilde düşmandırlar." 
Bu paragraflarda da yazar, iki büyük akımı birey ve toplum açısından incelemiş. Kapitalizmde belli büyük kuruluşların, komünizmde de devletin kölesi olunacağından bahsediyor yazar. Diriliş Sitesinde ise bunların ikisine de mahal vermeyecek ufak çaplı ekonomik güçler olması gerektiğini vurguluyor toplumun elinde.
Yazar daha sonra olması gereken siyasi yapıdan bahsediyor:
 "Halk yönetimi esas olacaktır; ama, demokrasi putlaştırılmayacaktır. Politika için politika, ya da muhalefet esnaflığı, mikrop saçan tembellik, hile yuvaları olan partizan oluşuma yer verilmeyecektir. Gerçek ve hür seçim, oy kullanma, bölüm bölüm hakikatı arama ve gerçekleştirme düzeni olarak düşünülecektir siyasî sistem. Bürokratlarla demagogların dolaylı yöntemleri veya boğuşma sahneleri için bir ortam olmamalıdır oy-seçim düzeni."
Günümüz siyasetindeki korkunç menfaat savaşlarının âdeta tam karşısında duran bir düzenden bahsediyor yazar. Çağımızda demokrasi kavramı putlaştırılıyor, yazarın tabir ettiği gibi. Ve tabiki bunu bir maske gibi kullanıyor siyasetçiler, demokrasi övücü söylemlerle vatandaşın kanını emiyorlar. Bunu külliyen engelleyecek bir sistem bir ütopya tasviri gibi geliyor şu an açıkçası bana, fakat sistem en baştan kurulmaya başlanırsa, iman temelleri üzerinde hakikatli bir şekilde yükselirse neden olmasın.
"Benim inandığım devlet, her şeyden önce bir ülkü-ideal, bir idea devletidir. İslâm ideası veya ideali devleti. İnsan ve toplumu islâm ruhuyla diri tutuş ülküsü ve bu ülkü etrafındaki kuruluş ve teşkilâtlanış bu düzeni ayakta tutucu yaptırımlar(müeyyideler) bütünüdür." 
Yazarın burada belirttiği nokta; bu devletin temel noktası herhangi bir ırka, ya da başka bir sosyo-ekonomik akıma değil, islâma uygunluğu olması gerektiğidir. Odağımız bu noktaya koyulmalıdır.
"İdealizmin devletiyle bağdaşan demokrasi türü ancak sürekli olarak islâm idealini yaşayan ve yaşatmak için hayatlarını bile her an ortaya koymaya hazır bir topluluğun varlığıyla mümkündür. Böyle bir topluluk, ilim, sanat, inanç, ahlâk, düşünce ve politika bakımından idealin toplumda sürekli olarak yaşaması için gerekli hareketlere girişecektir. Devletin temel taşı bu topluluktur. Böylelikledir ki, toplum, kişilerin arzu ve ihtiraslarının, ya da tersine devlet, kitle duygularının esiri ve mahkûmu olmayacaktır."
Burada devletin içinde bulunması gereken dinî hassasiyet noktasında ve entellektüel mânâda üstlerde olan bir topluluktan bahsediyor yazar. Böyle bir topluluğun yanlış bir noktada toplanmayacağını, böylelikle bu topluluğun toplumun bir nevi soyut bir kontrol mekanizması olacaklarını belirtiyor. Bu kontrol mekanizmasıyla toplumda kişilerin egosundan kaynaklanan çeşitli sorunların ortadan kalkacağı düşüncesinde. Gerçekten de bir toplumdaki büyük-küçük bütün felaketler çeşitli mevkilerdeki insanların egolarını kontrol altına alamamaları, onu vahşi bir hayvanı besler gibi beslemeleri nedeniyle oluşuyor. Bir toplumda dikkat edilmesi gereken en önemli noktalardan biri; dolayısıyla, bireylerin ego problemleri olmalı. Bu problemler ise dinî hassasiyetin artırılması ile çözülebilir ancak.
Bu kısmı özetleyen paragraflardan birinde şu şekilde bahsediyor yazar bu ideal devletten:
 "Ne doğunun mutlak ve mistik itaat prensibi, ne Batının sürekli muhalefet ve başkaldırı ruhu. İnsanların her türlü politik, ekonomik, sosyal gelişmelerine ve kuruluş tertiplemelerine açık bir erdem düzeni. Bu erdemin temeli, insanların razı oluşunu Allah rızasına bağlayıştır."
 Şimdilik burada bırakalım. Yeni bir yazıda en kısa zamanda buluşmak dileğiyle. Selametle.